Süper Lig’de son maçın 20 Eylül’de oynandığı göz önünde bulundurulursa 20 gün gibi uzun sayılacak bir Milli ara verildiğini konuşmak gerekir diye düşünüyorum.
Fenerbahçe’nin son karşılaşması Eyüpspor ile bol gollü ve oyun olarak da hem baskılı hem de arzuluydu ki belki de Lig’deki en etkili karşılaşmaydı.
Bu arada Milli Takımlara giden oyuncuların yanı sıra Fenerbahçe hazırlık maçı için Azerbaycan’a gitti orada ağırlıklı gençlerden oluşan bir kadro ile oynadı.
Dünkü Rizespor karşılaşmasında Fenerbahçe’nin tutuk, durağan ve etkisiz futbolunu izlerken ister istemez aklımızdan bunları geçiriyorduk.
Kuşkusuz bir etken de Çarşamba günü Şampiyonlar Ligi ikinci karşılaşması için Aston Villa deplasmanına gidecek olmasıydı.
Bütün bu etkenleri hesaba kattığımızda bile karşımızda, 12, 83 ve 87. dakikalarda bulduğu gollerle maçı 3-0 kazanan, ancak oyunun büyük bölümünde üretmekte zorlanan bir Fenerbahçe var.
Bunu söylerken kadro olarak da neredeyse ideal on bire en yakın takım tertibi ile oynadığını ayrıca eklemeliyiz.
Rizespor, sezon genelinde bu standartlarda oyun oynadı.
Bu maçta fiziksel teması sınırlı tutan, faul sayısı düşük bir oyun oynadı.
Oyun bölgesi olarak orta alanı tercih eden, rakibini de buna zorlayan bir Rizespor.
Bu maçta 3 net pozisyona da girdi ancak bunların üçünü de kurtaran, sezonun en iyi kaleci performansına sahip bir Ederson gerçeği vardı.
Açık konuşmak gerekirse Rizespor’un hücumda üstünlük kurduğu bölümlerde skorun da dengelenebileceği izlenimi oluştu.
Rizespor gol atsa şaşırır mıydık, hayır!
İsmail Kartal’ın böyle sıkışan ve oyun olarak da sürekli geriye giden maçlar için mutlaka çözüm üretmesi gerekiyor.
Neredeyse istisnasız tüm futbol kamuoyunun oynaması için beklediği Asensio’nun maçta kaldığı süre boyunca attığı gol dışında etkisinin hissedilmemesine karşın, yerine giren İrfan Can’ın hem futbolu hem de attığı golle ağırlığını koyması aslında son İtalya maçında da sinyallerini izlediğimiz türden bir performanstı.
Asensio’nun hazır olmamasını anlamak gerekiyor.
Ancak Kerem’in ayarsızlığını hangi cümlelerle açıklamalıyız, daha detaylı düşünmek doğrusu olur sanırım.
Bu hafta Piyano Akortçusu isimli bir kitap okuyorum. Maçı izlerken Kerem’in bir taraftan kaçırdığı gol pozisyonu veya vuruşu, diğer yanda karşılaşma boyunca düşük pas isabetli futbolu bana ister istemez oyuncunun ayağındaki ayarsızlığı akortsuzluğu düşündürdü.
Akortsuz bir piyanoda doğru notalara basmak nasıl yetmiyorsa, futbolda da doğru yerde bulunmak yetmiyor; pasın ve vuruşun ayarı gerekiyor.
İsmail Kartal belki de oynaya oynaya ayar bulacağını düşünüyor.
Ancak karşılaşmayı sola yaslanarak oynayan Fenerbahçe maç boyunca etkisiz olurken Oğuz Aydın’ın girişiyle sağ kanadın etkinleşmesi ve ardından skorun açılması tesadüf müydü, yoksa hücumun iki kanada yayılmasının karşılığı mıydı?
Fenerbahçe’nin bu maçta pas isabeti sezon ortalaması olan %87’den %81’e, isabetli pas sayısı ise 425’ten 373’e geriledi.
Teknik direktörlerin kafalarında belirli oyuncu değiştirme dakikaları oluyor ve genellikle de oradan taviz vermiyorlar.
Her ne kadar oyunun oyuncu ile değiştirilmesi ilk tercihim olmazsa da böylesine mevcut kadronun üretkenlik yönünden etkisiz kaldığı karşılaşmalarda çok daha erken bölümde kulübeden sahaya taze kan sokulmasının doğru bir tercih olabileceğine de katılıyorum.
Üstelik Fenerbahçe’nin kulübesinde bu ihtiyaca cevap verebilecek oyuncular da var.
İrfan Can, Oğuz Aydın ve Lukaku oyuna girdikten sonra Fenerbahçe’nin oyunu belirgin olarak değişti ve farklılaştı.
İsmail Kartal’ın maçlar ilerledikçe bu hususta daha cesur kararlar vereceğine de inanıyorum.
Her durumda çok da iyi olmadığı bir maçta 3 puan ile haftayı tamamlanın kâr hanesine yazıldığını söylemeliyiz.
Fenerbahçe’nin pozitif anlamda Lyon ve Roma maçları var. Lig’de de tam tersi oynadığı karşılaşmaları bulunuyor.
Hangi Fenerbahçe’nin gerçek olduğuna karar vermek için bir tarafa ağırlık kayması gerekiyor.
Bu nedenle Aston Villa maçı önemli bir sınav olacaktır.

