Karşılaşma biter bitmez maç yazısını yazıp, gazeteye gönderdikten sonra evin yolunu tutarken yola eşlik eden canlı programda İsmail Kartal’ın istifa haberini dinledim.
Herkes gibi benim için de sürpriz bir gelişme olduğu ortadaydı. Eve varana kadar geçen süredeyse İsmail Kartal’ın görevine devam edeceğinin bilgisini Başkan’ın açıklamalarından dinledik.
Yani işten eve gidene kadar sürede bir kriz yaşanmış ve sonuçlanmış oldu.
Beşiktaş maçı sonrasında başta sosyal medya olmak üzere her tarafın yangın yerine döndüğü bir gerçekti. Aziz Yıldırım’ın da ifade ettiği gibi gerçekten böylesine ultra yüksek gerilime sahip bir ortamda sağlıklı bir şekilde yola devam etmek mümkün değil.
Çoğu hayatında doğru dürüst bir Proje yönetip, tamamlayamamış bir dolu ahkam kesenin doldurduğu bu kirli ve hesaplara dayalı ortamın yarattığı toksik etkiye maruz kalmadan sağlıklı kalabilmek de zor gerçekten.
Pazartesi günü Kulübe yakın bir yerden arkadaşımı arayarak havanın nasıl olduğunu anlamaya çalışmıştım. O da bana özetle “Başkan yakın çevresine başladığı teknik direktörle sezonu tamamlamanın temel kriterlerinden birisi olduğunu ve İsmail Kartal’la devam edeceğini” söyledi ki tanıdığım Aziz Yıldırım böyle davranırdı.
Ancak dışarıda konuşulanlar böyle değildi.
Eğer gerçekleşme ihtimali olsa bile sadece Başkan’ın ve etrafındaki çok az bir iki kişinin bilebileceği olası bir teknik direktör arayışı ve değişikliğini sanki o ismi yakından biliyormuş gibi imada bulunan, ortaya koyan dedikodu merkezleri kirlilik yaratmayı var güçleriyle sürdürüyorlardı.
Tüm bunlardan İsmail Kartal’ın etkilenmemesi mümkün değil.
Başkan kriz anlarında her ne kadar yakınlık gösteren biri olsa da hayatın normal akışında uzak ve bir o kadar da soğuk bir kişidir. Çoğu zaman da aklındakini doğru bir şekilde karşısındakine ifade etmede eksiklik de gösterir.
Beşiktaş yenilgisi sonrasında tüm Fenerbahçelilerde olduğu gibi Başkan’ın da yüzü düşmüş, bir gün öncekinde olduğu gibi davranmamış olabilir.
Tüm bunlardan İsmail Kartal ortamın toksik ve kirli etkisiyle kafasında bambaşka bir senaryo kurması hayatın doğal akışına uygundur.
Fenerbahçe’nin son 15 yılda yaşamadığı hiçbir şey kalmadı; bu nedenle başka Kulüpler için olmaz denilen her şey burada olur ve artık hiçbir şey eskisi gibi devam edemez denilen her ne varsa bu Camia için geçerli değildir.
Çok zor bir Kulüp ve Camia. Bu sezon her şey daha da güçleşti.
Sakin kalmaya ve Roma maçındaki Fenerbahçe’nin potansiyellerine odaklanmak gerekiyor.
Şimdi sizi bu krizden önceki yazımla baş başa bırakıyorum.
Fenerbahçe 18 yıl sonra mücadele ettiği Şampiyonlar Ligindeki ilk karşılaşmasında ilk puanını Roma’dan almış oldu.
Roma, İtalya’daki pozisyonu ve formu itibarıyla belki de bu klasmandaki en formda rakiplerden biri olarak karşılaşma öncesinde göze çarpıyordu.
Fenerbahçe malum sahasında ezeli rakibi Beşiktaş’a karşı 3 puan kaybederek hem momentumunu yitirmiş diğer taraftan da birçok bakımdan şimşekleri üzerine çekmişti.
Roma karşısında sahaya çıkan ilk on bir ve yedek kulübesindeki oyuncular bir anlamda Yönetime kadro planlaması açısından eleştirilerin yükselmesine neden olacak kadar eksik görünüyordu.
Sezon başında Bartu’nun Şampiyonlar Ligindeki ilk maçta hele Roma karşısında sahaya çıkan on birde olacağını biri söylese herhalde tebessümle tepki alırdı.
Ama öyle oldu.
Hatta ikinci yarı Bartu’nun sakatlanmasıyla orta alanda onun yerine Levent’in girmesi de bir başka ilginç gelişme olarak kayıtlara geçti.
Ancak maçın geneli göz önünde bulundurulduğunda ne Bartu ne Levent ne de diğer oyunculardan herhangi biri Roma karşısında ortalamanın altında bir oyun ve performans sergilediler.
Hatta ikinci yarıdaki oyunla Fenerbahçe’nin 3 puanı kaçıran taraf olduğunu söyleyebiliriz.
Ekibimiz gol beklentisini 0,53’e karşı 1,64’e kadar yukarı çekti.
Brown bir santrafor ustalığı ve rahatlığıyla eşitlik sayısını kazandırırken, Vedat benzer pozisyonu harcaması kelimenin tam anlamıyla saç baş yoldurdu.
İsmail Kartal oyuna sakin ve topu rakibine bırakarak başladı.
Roma belki de böyle bir başlangıç beklemediğinden olacak bir süre ne yapacaklarını bilemez bir şekilde orta alanda paslaşarak geçirdiler.
İlk yarı Ederson’un kurtardığı ve maçtaki tek pozisyonu olan şut dışında etkili atak geliştiremedi Roma.
Fenerbahçe dengeli ve sakin bir oyunla neredeyse hiç paniğe kapılmadı.
Yedikleri golde bana göre Ederson’un yerleşim hatası vardı. Yarım adım sağ tarafını kapatmış olsa o şut asla kaleye giremez, kurtarabilirdi.
Ancak yine nazar boncuğu gibi böyle bir gol yemek Fenerbahçe’ye nasip oldu!
Fenerbahçe o kadar kontrollü oynadı ve kazandığı topları boşa harcamadı ki nedensiz ve amaçsız tek bir orta bile yapmadı.
Yıllardır eleştirilerimizin merkezinde olan boşa ortaların hiçbirini görmedik. Bu İsmail Kartal’ın hanesine yazılacak bir başka olumlu puandı.
Orta alanda İsmail çok iyi oynadı ve mücadele etti.
Yine Greenwood oyun aklı olarak ön plana çıktı ve Brown’a yaptığı asistle Fenerbahçe’nin Roma karşısında 1 puan almasını da sağladı.
Brown ileride yaptığı o etkili hücum aksiyonlarıyla Fenerbahçe’de bambaşka bir rol üstlenebileceğini bize göstermiş oldu.
Kriz fırsatları da beraberinde getiriyor işte!
Roma her anlamda iyi takım olduğunu gösterdi.
Fenerbahçe Roma karşısına tam kadro olsa bile Beşiktaş derbisindeki kadar açık, telaşlı ve kontrolsüz bir oyunla çıksaydı muhtemelen farklı kaybederdi.
Ama Şampiyonlar liginde nasıl oynanması gerektiğinin tipik örneği de bu maç oldu.
Roma’da Cristante ve Kone ön plana çıkan oyunculardı.
Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda kaybetmemek iyi bir başlangıç oldu.

