Canımızı çektiriyorlar!


Yarından Sonra (The Day After Tomorrow) filmi, bir bilim adamının dünyayı bekleyen felaketi anlatmaya çalıştığı ama devlet adamlarının bunu ciddiye almadıkları bir kongre salonu görüntüsüyle başlar. Durum çok acil önlemler almayı gerektirecek boyutlardadır,

Hindistan’a kar yağmaktadır!

Ekonomi! Attığımız her adımda bu var. ABD’nin Kyoto Sözleşmesine imza atmamasının temel nedeni bu değil mi?

Önceki sabah televizyonda bir belgesel izledim. İspanya’da, Santiago’ya Giden Hac Yolunu gösteriyordu. Santiago’ya varan hacılar için, dünyada sadece orada yapılan bir ayin görüntülerinin arasında, kilisenin tavanına asılmış devasa bir buhurdanlıktan etrafa yayılan tütsünün öyküsünü anlattıklarında, bunu bir diğer şeyle birleştirdim. Dört ile altı hafta süresince devam eden hac yürüyüşü sırasında “o yıllarda” hacılar hiç yıkanmıyormuş. Kiliseye doluştuklarında ise inanılmaz bir koku kaplıyormuş etrafı. Bu nedenle kokuyu bastırmak için tütsü yakma uygulaması başlanmış. Paris’in önemli parfüm merkezi olmasının ardında da buna benzer bir hikaye vardır. İnsanların yıkanmayı unuttukları, oturaklara doldurdukları pisliklerini sokağa attıkları dönem sonrasında başlamış o büyük veba salgını.

Hafızayı beşer nisyan ile malûlmüş ya…

DNA zincirlerinin çözümlendiği şu “çağımızda” başımıza gelenlere bakın. İnanılır gibi değil.

Konumuz kuş gribi… Ama sadece onunla yetinmeli; başka bir şey görmemeli miyiz?
Monte Cristo Kontu’ndaki farmakoloji

Monte Cristo Kontu’nu okudunuz mu? Benim çok sevdiğim eserler arasındadır. Geçen sene (2005) okudum. Defalarca kere çevrilmiş filmlerine, dizilerine rağmen soluksuz bitirdim desem yeridir. Finale yaklaştıkça, Kontun öç alma süreci hızlanır. Doğa ve canlıların birbirleriyle olan ilişkilerinin anlatıldığı; özünde farmakoloji biliminin yeraldığı bir bölüm vardır. Beslenme zinciri sırasında bütün canlılardan diğerine taşınan ve insana kadar ulaşan bağlantı; sonunda kahramanın bunu kullandığı hesaplaşmayla bağlanır.

Biz, insanoğlu, çevreye verdiğimiz zararın bütün etkilerini çekeceğiz. Buna ister kader diyelim, ister alın yazısı diyelim; en vurucu ifadesiyle de “karma” diyelim, yaşayacağız. Doğadaki bütün canlılar ayna gibidir. İnsanlar da öyle. Karşımızdakinin tavrına göre tepki veririz. Önümüze geçip, bize gülen birine düşmanlık beslememiz mümkün müdür? Adile Naşit’e, Zeki Alasya’ya, Şener Şen’e kızabilmek mümkün müdür? Ya da en popüler ifadeyle, Cem Yılmaz’a? Karşılıklı bir süreçtir bu. Onlar bizi güldürür, biz katıldıkça da onların sanatı doruğa ulaşır.

Hep söz ediyoruz, okuyanlar bilirler, “tüketim toplumundan” konuşuyoruz. Talep arttıkça onu karşılayacak arz da artıyor. “Talep” konusunu belki ayrıca irdelememiz gerekir, ama başka bir yerde. Kısaca değinmeliyiz; tüketmenin etik sınırlarını çok aştık. Zevk ve lüks anlayışımız bütün değerleri alt üst ediyor. Vurucu olması için özellikle söylüyorum; “gırtlağımıza” olan düşkünlüğümüze sınırlar koymadıkça talebimiz artarak devam edecek, öyle görünüyor.

Büyük alış veriş merkezlerinde fast–foodların önündeki kuyruklar akıl alır gibi değil. Burada ukalalık yapacak değilim, zaman zaman ben de bu insan selinin içine giriyorum. Girmek zorunda bırakılıyoruz. Eşimiz, dostumuz, çocuğumuz arzu ediyor.

“Canımızı çektiriyor!”

Vejetaryan olmadan önce bu restaurantlardan “kızarmış tavuk” satanlarını özellikle tercih ederdim.

Mutfakta neler olup bittiğini, özellikle de mutfağa gelinceye kadar hangi süreçlerden geçtiğini düşünmeden, kasaların önünde birbirimizle sıra kavgaları ederek; oturacak yer bulamadığımızda, yemek yiyenin, biraz sohbetini uzatmış olanın gözlerinin içine bakıp, lokmasını ve cümlelerini sayarak, açlığın tüm dehşetini karşımızdakine yansıtarak; sadece yeme dürtümüzü dinleyerek…

Oysa bizim en büyük değerimizdir sofra ritüeli. Sohbetlerin koyulaştığı, dostlukların pekiştiği, şarkıların seslendirildiği, peçete kenarlarına şiirlerin yazıldığı yerdir.

Çılgınca bir iştahtır bu…

Bundan yedi sekiz sene önce “deli dana salgını” çıktığında işaret almalıydık. Bize bir şey olmayacağı fantastiği bir yana, kaç kişi o gün bu hastalığın nedenlerini sorgulamıştı? Artık doğayla ilişkisi tamamen kesilmiş vaziyette kapalı ortamlarda, bir an önce büyüyüp, serpilmesini sağlayacak besinlerle ve farmakolojik desteklerle yetiştirilen hayvanlar, belki de genetik yapıları oynandığı için, deliriyorlardı?

Doğum kontrol haplarının etkisini bugün denizlerimizde cinsiyet sorunu yaşayan balıklarımızda görmüyor muyuz? Balıksız yaşayamacağını düşünen insanlarımız, yıllar önce ozon tabakası sorunu ile karşı karşıya kalan gezegenemizin kurtarılması için, denize atılan ağır metallerin yıllar sonra hangi etkilere açık kalacaklarını biliyorlar mı, düşünüyorlar mı? Ağır metalleri yiyen kabuklu deniz canlıları vb.ler, ortama oksijen bırakmakta, bu oksijen, atmosferde çözülmüş ozon zincirindeki eksik parçayı tamamlamaktaydı. Kabuklu deniz canlıları ve benzerlerinin, besin zincirinin diğer halkaları yardımıyla ta insana kadar giden bir sürecin içinde yeraldıklarını bir daha söylememiz, hatırlatmamız gerekir mi?

Bugün dünyamız yine büyük bir tehditle karşı karşıya. Bir kaç sene önce Güney Asya’da ortaya çıkan kuş gribi için, o yıllarda özellikle kıtanın ticari canlanmasının önüne geçilmesi amacıyla üretildiği bilgisine komplo teorisi olarak bakmamış mıydık?

Oysa bugün izlediğimiz haberlerde,

“Bilimadamları, kuş gribinin önlenmesinde yardımcı olacağı umuduyla İspanyol gribi virüsünü yeniden canlandırdı.”

Bilgisini okuyoruz. Bu bilgiden yola çıkarak bir sürü şey düşünmek mümkün. İspanyol Gribinin yüzyılın başlarında milyonlarca insanın ölümüne yol açmış olduğunu öğreniyoruz. Çok ciddi bir tehdit kaynağı yani. Laboratuvar ortamında canlandırılabiliyor…

Geçiyoruz.

Aynı bilimadamları kuş gribinin insandan insana geçmediğinin (rahatlatıcı!) bilgisini veriyorlar. Ama… Esas tehlike burada zaten. Bu hastalık şu an sadece kanatlı hayvanları ilgilendiren bir fenomen. Biz sadece onu tüketiyor oluşumuzla tehlikenin içine giriyormuşuz gibi düşünüyoruz.

Oysa yine aynı kaynaktan başka haber bizi biraz daha korkutuyor.

Değişmiş bir kuş gribi virüsü bulundu” 

Kamboçya’da değişime uğramış bir kuş gribi virüsü saptandı.  

Pasteur Enstitüsü’nün Kamboçya temsilcisi Philippe Buchy, saptanan virüsle ilgili incelemelerin devam ettiğini, ancak kuş gribi de dahil olmak üzere tüm grip virüslerinin değişime uğramasının olağan olduğunu belirtti.”

Biz aslında doğanın ayna gibi davrandığını biliyoruz, değil mi? Ayrıca insanoğlu nasıl mevcut duruma göre davranış tarzını, düşünme mekanizmasini değiştiriyorsa, doğadaki diğer canlılar da aynı yeteneklerini canlandırabilir, kullanabilirlerdi. Görüyoruz ki, kullanıyorlar.

Kuş Giribinin şimdi insan genetiğini değiştirmesine hazırlıklı olabiliriz. Grip, diğerleri gibi insan bedenine yerleşmeye ve bu “ya yedi gün ilaçla, ya da bir hafta yatarak” tedavi etmeye çalıştığımız benzerleri gibi davranmaya karar verirse, o zaman kendimizi doğadan yalıtarak yaşama düzenine geçebilir, 12 Maymun filmindeki gibi yeraltında yaşamaya başlayabiliriz.

Griple ilgili olarak hemen önlemler sıralanmaya başlandı. Mutlak suretle A, B, C gibi vitaminler almamız, kümes hayvanlarıyla temas ettiğimizle ellerimizi yıkamamız, yumurtayı bol köpüklü sabunla dezenfekte etmemiz, hastalıklı bile olsa tavuk etini yemeği aklımıza koyduysak (hayvansal besin tüketmezsek, yeteri kadar protein alamaz, B12 vitamini eksikliği çekip, unutkan, düşünme mekanizmasını çalıştıramayan, her türlü hastalığa karşı dirençsiz kalabiliriz. Sonra halimiz nice olur?) 70 derecenin üzerinde haşlamamız önerilmektedir.

Bu önlemlerin hiçbiri gerçekçi değildir.

Burada sadece duyarlı olmak da yetmiyor. Dışarı çıkıp iki slogan atmak, bir iki sivil toplum örgütünü harekete geçirmekle bitmiyor. Eskisi gibi davranamayız. Olamayız. Çevremizle olan ilişkimizden tutun da yemek yeme alışkanlıklarımza kadar herşeyin sorgulanacağı bir çağa giriyoruz. “Farmakologlar aşısını bulsun” demekle geçiştirilemeyecek bir durum bu.

Ya anlayacağız ya da bize anlatacaklar.

Son olarak küçük bir alıntı. Yazarını bulamadım.

“Anlamak yok çocuğum,
Anlar gibi olmak var.
Akıl için son tavır,
saçlarını yolmak var.”


Uzay Gökerman

Bu yazı 2006 sonbaharında www.indigodergisi.com ‘da yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s