Hayata tutunma meselesi…


Bu sabah twitter’da daha önce de okuduğum Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam isimli eserinden yapılmış bir alıntıyı okudum.

“Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur,” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın… Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli eserini bu kısımdan etkilenerek yazdığı biliniyor.

Tutunmak meselesi bu coğrafyanın kaderidir; özgürleşme mücadelesidir ama aynı zamanda tutsaklığı, kıstırılmışlığı, sıkışıklığıdır.

Çok küçük yaşlarımdan itibaren yazmaya merak saldım. Yazarak düşünmeyi seçtim kendimce; bir süre sonra defterle dertleştiğimi fark ettim. Şimdilerde ChatGPT ile yapıyorum bu işi, iyi geliyor. Tavsiye ederim.

Üniversiteye gittiğim ilk yıllarda karşıma çıktı Oğuz Atay ve Tutunamayanlar.

Çok büyük farkındalık süreciydi bu; “yalnız değilmişim” dedim. Sonra işin boyutu da yönü de değişti.

Yaşamak dediğimiz şey bir yerlere tutunma mücadelesine dönüştü sonrasında… Üniversite yıllarında içimi kaplayan ama çoğunlukla da maddesellikten uzak kendiliğinden gelişen süreç hayatın koşuşturmacası sırasında realiteye dönüştü.

Tutunamamanın nedensellikleri fiili olaylarla kendini yakıcı bir şekilde hissettirdi.

Dayanma gücünün sınırlarını zorladı.

“Biz bu hayatı neden ve nasıl yaşıyoruz?” sorusu zaman zaman çok net bir şekilde önümüze çıktı.

Hep iyi olmaya çalışmak; kurallara uyan, insanlara saygı duyan ve onlara karşı nazik davranan, hayvanları çok seven, üstüne vejetaryen beslenen biriydim, bunu doğal ve içten bir şekilde yapıyordum.

Ama birçok kişi böyle davranmıyor, hareket etmiyordu.

Belki de herkesin iyiliği, saygısı, nezaketi kendine göreydi.

Geçen hafta babam rahatsızlandı. Bir anda çoklu organ yetmezliği ile yoğun bakım hastası haline geldi.

Bir erkek çocuk için etrafındaki tüm büyük erkek bireyler rol modeldir ki baba bunların içinde ilk sıradadır kuşkusuz.

Yeri geldiğinde hep tekrar ederim; benim hayatımda öncelik sıralamasına göre dayım, babam ve dedem rol modellerim olmuşlardır.

Buraya beni Tutunamayanlar romanı ile tanıştıran yakın dostumu da ekleyebilirim diye düşünüyorum.

Sosyal medyadan tanıyanlar bu kişileri hemen bulup ayırt edebilirler, kimseden saklamıyorum zaten.

Babamın bu rahatsızlığı beni tekrar O’nun özelinde tutunma meselesine götürdü.

Babam tüm hayatı boyunca yalnız yaşayan bir adam oldu. Yakın dönemde hayatımıza giren akıllı telefonlar ve bunlarla bağlantılı yapılan işler dışında babamın ben ve kardeşim dahil kimseden bir gün özel bir talebi olduğunu görmedim.

Dışarıdan bakıldığında onun bu yalnızlığı yaşarken fazlasıyla bencil olduğunu da hissedebiliyordunuz.

Kimseye minnet duymamanın karşılığı “benim hayatıma müdahale etmeyin; neye ihtiyacınız var, ilgilenmiyorum” tavrıyla birleşiyordu.

Babamın hayatı bu şekilde yaşama tercihini belki de onunla kesiştiğim her an düşündüm, sorguladım.

Henüz daha okula bile gitmiyordum. Evde benden başka çocuk yoktu, kardeşim doğmamıştı.

O yıllar televizyon henüz aktif bir şekilde hayatımızda bulunmuyordu. Pazar günleri herkes bir şeylerle meşgul olurdu.

Babam pazar günleri evde resim yapardı. Ben de onun yanından ayrılmazdım. Bugün, 4-5 yaşında bir çocuğun babasının bir tabloyu usul usul boyayışını saatlerce izlediğine şahit olabilir misiniz, emin değilim ama işte ben o çocuklardan biriydim.

Babam yaptığı tabloların bir kısmını eve gelen misafirlere verdi, dağıttı. Bugün evin duvarında bir tanesi kaldı.

Bu tablonun yapıldığı günleri hatırlıyorum. Tekrar tekrar silinerek fırça darbeleriyle boyanmasını…

Kar altındaki dağ yolunda tek başına yürüyen adamın oraya eklenmesi benim için büyülü bir andı.

Babamın bu yeteneği bende hiç olmadı. Oysa ailemizdeki ile ressam babam da değildi. Dedesi Miralay Hüseyin Hüsnü Bey babamdan çok daha donanımlı bir sanatçıymış.

Onun bir resmi bugün Askeri Müze’nin duvarını süslüyor. Ailede herkes bu resmin evden nasıl Müze’ye gittiğini hatırlıyor ama Hüsnü Dedemiz resmin altına imza atmayı unuttuğunda bugün bu resim kayıtlarda anonim olarak duruyor.

Miralay Hüseyin Hüsnü Bey’in oğlu Sermet de Güzel Sanatlar Mezunu hatta kaderi Akademi’nin başına geçme sürecinde dönüyor.

Aile geleneğimizdir, haklarımızı koruma konusunda pek başarılı olamadığımızdan hakkı olan mevkiiye gelemediği gibi Adana’da bir köy okuluna gönderiliyor.

Sermet Amcamızın bir başka özelliği de Fenerbahçe Spor Kulübü’nün lisanslı ilk boksörlerinden biri olması.

Yurtdışında eğitim alıyor. Ailenin en bohem yaşayan fertlerinden biri oluyor. Taslak çizimlerinden bir kısmını babam bana verdi. Aşağıdaki fotoğrafta Sermet ve Alman sevgilisi bir arada. Çok erken denilecek bir yaşta ölüyor. Ben hiç tanımadım; ama hep merak ettiğim bir kişi olarak kaldı.

Diğer tarafta babamın banası dedem Mehmet Emin Siret Gökerman o da tutunamayanların bir başka üyesi olabilir mi, muhtemelen buna olumlu cevap vereceğim.

Babam da kendine rol model olarak kendi babasını örnek almış olmalı.

Bunların hepsi zor kişilikler, kimlikler.

Tüm bunları babama bakarak görebiliyorum zaten. Oğlum da bana bakarak geriye doğru tüm öyküyü ayırt edebiliyor mu, bilmiyorum.

Babam yoğun bakımda ve neredeyse tüm organları çalışmıyorken yaşam mücadelesi veriyor.

Hayata tutunma meselesinin son evresi veya aşaması diyebiliriz.

İster istemez geriye dönük her şeyi didik didik ediyorum. Düşünüyorum, soruyorum, sorguluyorum.

Daha bir süre daha devam eder muhtemelen.

Yorum bırakın