Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın düşürülmesinden sonrasını düşünmeyenler…


6 Ağustos 1945 günü Enola Gay ismi verilmiş bir bombardıman uçağı Japonya’nın Hiroşima kentine Little Boy isimli atom bombasını bırakmadan önce, uçağın içindekiler ve o uçağı oraya gönderenler büyük bir merak içindeydi.

“Ne olacak? Nasıl olacak? Nasıl görünecek?”

Herhangi bir öngörü yok muydu?

Bombayı yapan bilim adamları hiç kuşku yok ki nasıl bir etkisi olacağını çok iyi biliyorlardı. Muhtemelen dönemin devlet adamlarına da anlatmışlardır. Bir kısmının bombayı desteklediğini de biliyoruz. Çok basit, kolaylıkla anlaşılabilen sebepleri vardı.

“Yıllardır süren ve bir sürü can alan dünya savaşının bir an önce sonuçlandırılması…”

Bugün geriye bakıp, “ne büyük başarı” ya da erdem diyebiliyor muyuz?

Aynı silahın aynı sebeplerle kullanılması günümüzde mümkün müdür?

O uçağın içindekilerin savaş sonrası hayatlarını anlatan bir film çekildi. Büyük mutsuzluklar, trajediler, bozulmuş psikolojiler ve erken gelen ölümler…

Kaza olmuş yolun tam aksi yönünde akan trafikte neden tıkanıklık olur?

Bundan birkaç sene önce Bostancı’da bir hücre evine yapılan baskını izlemek isteyen vatandaşımız kaza kurşununa kurban gitmedi mi?

İnsanoğlunun böylesi bir zaafı var. Ne olacağını bile bile görmek, izlemek istiyor, merak ediyor. Hatta merakından çatlıyor.

3 Temmuz günü oluşan yeni durumun yarattığı merak ve beklentiyi buna benzetmek mümkündür.

Buradaki temel öncelik, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi büyük kulüplerin küme düşürülmesidir. O gün ne olacağı, insanların ne tepki vereceğini görmenin bir beklentisi ve merakı vardır. Sonrasında ne olacağı ikincil öneme sahiptir.

Bugün futbolumuzun geldiği durum hakkında bilgece ahkâm kesenlerin bu sürecin aslında yıllardır bir parçası olduklarını unutmaları manidardır.

Bütün toplumsal yapılar ve kurumlarda fikir üretenler, yorumlayanlar içinde bulundukları ilişkilerin ve hatta düzenin önünde olabilmelidir. Kamuoyunun doğru şekilde bilgilendirilmesi ya da yönlendirilmesi esastır.

Ütopyası, hayali olmayan ve bu nedenle de insanlara gelecek hedefi gösteremeyen; ruh karartan umutsuzlar birlikteliğinin getireceği noktadayız şu an.

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, atasözünün yeri tam da burasıdır.

Yeri gelmişken hakkını teslim edemeden geçemeyeceğim; sevseniz de sevmeseniz de, Galatasaray’ı UEFA Şampiyonu yapan sürecin en önemli fikir ve “eylem” adamıdır Hıncal Uluç. 15 yıl boyunca köşesinden nakış işler gibi işledi bu başarının fikri üstyapısını.

Galatasaray’ın başarısının tekrarlayamasının nedenlerinden bir tanesi günümüzde bu projeyi taşıyacak yeterlilikte düşünce adamına sahip olamaması ya da olamamamızdır.

Daha büyük düşünmeyi beceremeyenler yıkmayı, yok etmeyi tercih etmektedirler. Çünkü o yıkıntıdan başka konuşacak şeyi yoktur!

Açıkçası 3 Temmuz’un sonuçlarından bir tanesi futbolumuzun içindeki düşünen, fikir üreten, kamuoyunu bilgilendiren ya da yönlendiren adam seviyesini gözler önüne sermiştir.

Operasyonun başladığı günden bu yana, sürecin ne anlam ifade ettiği ve geleceğe dönük ne tür etkilerinin olacağı yönünde tek bir cümle okuyan var mı?

Her şeyin çok daha güzel olacağını söyleyebilirsiniz. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğini yazmanın sorumluluğunu omuzlarınızda hissetmeniz gerekmiyor mu?

Marka değeri ile dalga geçebilirsiniz, peki kalitesini arttırmak için ne yapılmasının doğru olacağını tartışmayacak mıyız?

Futbolumuz kendi içinde bir geleneğe sahiptir peki dışarıda bir standarda ve devamlılığa ulaşabilmiş midir?

Oyunun kurallarını biliyor olmak yeter mi?

Bugün birçok kişi satranç tahtası üzerindeki taşların hareketini az çok biliyor. Ancak kim daha fazla hamle düşünüp ve kombinasyon hesap ederse oyunu o kazanıyor. Hamleleri peş peşe biliyor olmak da yetmiyor; sezgi, empati yeteneği de belirleyici oluyor.

Gelecek planlamasını en karmaşık sorunları ön görerek yapanlar başarının gerçek anahtarını da taşıyorlardır.

Gelişmiş batı toplumları bir anlık tepkilerle hareket etmezler. Süreci bütün boyutlarıyla görmek ve anlamak isterler. Tartışmak, konuşmak ve ortak bir takım paydalar yaratmak önemlidir. Çünkü kalıcı olan şey tartışıp, konuşarak ortaya çıkardığımız değerdir.

Ceza tek başına asla öğretici olamaz. Öyle olsaydı cezayı işkence şeklinde uygulayanlar en gelişmiş ve sorunları çözmüş toplumlar olurdu.

Bir ceza toplumun geniş kesimlerini etkileyecek şekilde uygulanırsa, travmaya dönüşür. Öğretici tarafından çok bu travmadan kaynaklı sorunlar ortaya çıkar.

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com

Bu yazı 24 Ağustos 2011 tarihinde Milliyet.com.tr‘de yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s