Mandela’nın seçimleri; özgürlüğe giden o uzun yol


20140414-115210.jpg

Cumartesi gecesi Ege ile sinemaya gitmek üzerine anlaşmıştık. Galatasaray’ın maçı biter bitmez evden ayrılıp, salonlarda kendimize uygun bir film aramaya koyulduk.

Maçla ilgili yazımı gazeteye sinema dönüşü yazmaya karar vermiştim.

Açıkçası son zamanlarda o kadar yoğun çalışıyor ve erken kalkıyorum ki özellikle gece saat 21.00 civarı girdiğim filmlerde sıklıkla uyukluyorum; eğer konu yeterince ilgi çekici değil, akışkanlığında da sürükleyicilik yoksa…

Bu tehditi ortadan kaldırmak adına hem daha hafif hem de eğlenceli bir film seçmek istedim. İlk aday Mandıra Filozofu’ydu. Ancak sadece ön koltuklarda yer kaldığını öğrenince başka bir seçim yapmak gerekti.

İkinci aday az önce söz ettiğim nedenlerden ötürü riskliydi ancak izlenmesi gereken bir filmdi; Mandela!

Gözümüzü bile kırpmadan bu filmi izleyeceğimizden ve sonradan hissedeceklerimizden henüz haberimiz yoktu.

Gişedeki görevliye “bilet var mı?” diye sordum, o da boş kolukları gösterdi. Henüz hiç bilet satılmamıştı. Ege’ye dönüp “bize özel gösterim olacak” dedim gülümseyerek ve olabilecek en iyi yer seçimini birlikte yaptık.

Salonda bizimle beraber sadece sekiz kişi vardı ve film bittiğinde o sekiz kişi yerinden bir türlü kalkamadı.

Mandela’yı 1980’li yılların ortalarına doğru tanıdım. O tarihlerde yayınlanan Yarın isimli bir gençlik dergisi vardı ve bu dergiyi sıkı takip edenlerdendim. 12 Eylül’ün ağır etkilerinin toplumun üzerine sindiği günlerde Yarın soluk almamızı kolaylaştıran bir dergiydi.

Aparthied kavramını ilk defa o günlerde duydum ve çok şaşırdım. Çünkü ırkçılığın gerilerde kaldığını, dünya üzerinde köleciliğin olmadığını sanıyordum. Köle İsaura ve “Kunta Kinte’nin hayatının anlatan” Kökler dizileri bizim için yeterince birikim yaratmıştı.

Ancak ortada Güney Afrika denilen bir yer vardı ve orada hala siyah derili insanlar ırk ayrımcılıı ile aşağılanıyordu. Üstelik bu durum dünyanın belli başlı devletleri olan Amerika, İngiltere, Fransa gibi ülkeler tarafından sanki normalmiş gibi tolerans ile izleniyordu.

Çok kısa süre önce bir kaç kitapta özellikle İngiltere’de siyah ırka üye futbolcuların 1980’li yıllarda yaşadığı sıkıntıları, ayrımcılıkları daha büyük bir şaşkınlıkla okudum.

Aynı yıllarda Afrika’daki bitmeyen açlık sorunları, AIDS belası dünyanın ilgisinin bu bölgede yoğunlaşmasını sağlayacak kısa sürede de çok güçlü kamuoyu baskısının oluşmasına neden olacaktı.

İşte tam da o günlerde Güney Afrika’daki Apertheid rejimine karşı bir direniş sembolü olan Mandela’nın yıllardan beri hapis olduğunu öğrenmiştim.

1988’de Wembley’deki görkemli 70 yaş kutlaması onun haklı mücadelesinin bütün dünyada karşılık bulmasının ifadesiydi.

 Onun söylediği şekliyle ifade etmek gerekirse, nasıl “sevgi insanın doğası gereği kendiliğinden içten gelen bir duygu” ise haklı olmak da zorla değiştirilemeyecek, engellenemeyecek çok güçlü bir gerçektir ve bunun karşısında hiçbir irade duramaz.

Bu nedenle tarih aklın ve haklı olanın mücadelesini yazan bir metindir.

Temel mesele güçlü olmak değil haklı olabilmek ve o şekilde kalabilmektir.

Güney Afrika’da Apartheid rejimi sarsılır, hızla güçten düşerken yerine siyahların öfkesi ve intikam duygusu geçmişti ve aralarında Mandela’nın eşi Winnie’nin de olduğu önemli bir grup beyazlardan intikam almak istemişti.

Mandela seçimini ikinci eşinin bu haklılıktan uzak intikam duygularından yana kullanmış olsa muhtemelen Güney Afrika bugün olduğundan çok daha başka bir yerde olacak ve ucu günümüze kadar uzanacak kanlı hesaplaşmanın tarihi yazılacaktı.

Atatürk, Gandi ve Mandela gibi liderlerin temel özellikleri mücadelelerinin odak noktasını ve haklılık zeminlerini iyi bilmeleri bunun üzerinden başka hesap içine girmemeleridir.

Mandela kaosun, kargaşanın ve iç savaş belirtilerinin gösterdiği kritik zamanda tercihini barıştan yana kullanarak siyah ve beyazın o uzlaşmaz denilen çelişkisinin üzerinden kısa sürede sağlıklı bir devlet çıkarmasını bilmiştir.

Günümüze ait neler olup bittiğini çok iyi takip edememekle birlikte eskisi gibi bir kargaşa yaşanmadığını ülke üzerinden duman tütmediğinden çıkarabiliyoruz.

Film bir kaç mesajı sırasıyla veriyor.

Önce kişinin özel hayatı seçimleriyle ilgili öncelikleri; ilk evliliği bu nedenle bitiyor. Karısı ailesine yeterince zaman ayırmadığı için Mandela’yı terk ediyor.

Bu seçim Mandela’nın çok önemli ve güçlü bir lider olmasına giden yolu açıyor.

Uzun hapis yılları aynı zamanda olgunlaşma ve haklı mücadelenin özgür olmadan da sürdürülebileceğini gösteriyor. Hapishane aynı zamanda büyük bir lider, devlet başkanı yetiştiren yer oluyor.

20140414-120719.jpg

Eş seçimi; Mandela’nın hapiste kaldığı zaman diliminde dışarıda mücadele ateşini onun adına güçlü tutan Winnie bir kadın karakter olarak filmde çok güzel olarak sunuluyor.

Ve en önemlidi de az önce konuştuğumuz beyazlar ve siyahların ne şekilde yaşayacaklarına dair doğru duruş yerine ait yaptığı seçimin önemi…

Film bittiğinde Ege de ben de yaptığımız doğru tercihin keyfiyle bu büyük insanın hayatını bir kere daha izlemenin yarattığı güçlü etkisini içimizde hissederek izlenimlerimizi birbirimizle paylaşıyorduk. Sabah uyandığında ilk sözleri filme dair oldu.


Uzay Gökerman

http://twitter.com/uzaygokerman

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s