Umursamaz, gözlemci ve sığ değerlerle donanmış birey oluştan kurtuluş…


Beş seneden fazla bir süredir, bir kitap üzerinde çalışıyorum. Kitabın önce fikri ortaya çıktı, sonra da peşinden, olaylar, kahramanlar, içeriğini oluşturacak diğer bileşenleri.

Ancak bu süre içinde başka gelişmeler de peşine eklendi.

Kitaptan her geçen gün biraz daha uzaklaştığımı fark ettim.

Milliyet Gazetesi’nde Spor Yazarlığı süreci başladı. Köşe yazarı olmanın başlı başına bir mesai isteyen bir uğraş olduğunu, sizden, ailenizden, hayatınızdan ve yapmanız gereken birçok şeyden bir şeyler alıp götürdüğünü bu süre içinde gördüm, anladım.

Derken 3 Temmuz süreci başladı.

Hayatı entelektüel seviyede objektif bir gözlemci olarak yaşamayı sürdürürken birden ortaya bir seçim yapılması gereken durum çıkmıştı.

Bu süreç 2013 yılının Mayıs ayı başında okuyucuya sunduğum “3 Temmuz ve Fenerbahçe İdeolojisi” isimli kitapta kristalize oldu.

Oysa bu kitap hiç hesapta yoktu. Bir anlamda kuantum sıçraması dediğimiz bir şey yaşanmıştı.

Geçtiğimiz yılın Nisan ayında beni birçok anlamda sarsan önemli bir katastof yaşadım. Bu hiç kuşku yok ki son 14 yılda yaşadığım hayatın entropik birikiminin doğal sonucuydu, belki geç bile kalmıştı.

Nisan’dan sonra geçen sekiz ayda ise entropiyi azaltmaya çalışıyorum diyebilirim.

Uzun uzadıya burada ne olduğunu anlatmamak için küçük bir alıntı yapıyorum.

“Entropinin azalması anlamına gelir. Zira Entropi düzensizliğin ölçüsüdür Entropinin azalması ile bilginin artması aynı anlamı taşıdığına göre canlı varlıkta bilgi artışı olmaktadır.” Prof. Dr. Haluk Berkman

Nisan 2014 yaşadığım şey aslında beş sene öncesinden beri zihnimde duran kitap projesinin bana hatırlatılması gibi bir şeydi.

Etrafımı saran entropi enerjisi ile zihnimde bunu dengelemeye çalışan bilginin çatışmasının tam ortasındaydım.

Bilgi.

Ne çok şey biliyoruz değil mi?

Ya da bildiğimizi mi sanıyoruz?

Bilgi twitter ekranındaki timeline gibi sürekli akıyor, geçiyor; birikiyor mu ya da bizim için bir şey ifade ediyor mu?

3 Kasım 1996 gecesi yaşanan Susurluk Skandalı sonrasında ilk defa fark etmiştim bu bilgi çokluğunun yarattığı karışıklığı; her an yeni bir haber, bağlantı, ilişki ortaya çıkıyordu.

Ancak kimse bunlar arasındaki gerçeği birbiriyle ilişkilendiremiyor, bilgiden fikre dönüştüremiyordu.

“Günümüzde bilgisayarlar sayesinde bilgi büyük bir hızla hem birikiyor, hem de yayılıyor ama gittikçe de bizden uzaklaşıyor. Bu hızlı yayılmayı dikkatle izlemekte yarar var. İnsanlar artan bilgi karşısında katılımcı değil sadece gözlemci durumuna geçiyorlar. Daha da önemlisi, insanlar bilgiyi içlerine katmadıkları için kendi öz değerlerini ve kültürlerini korumayı da başaramıyorlar. Bir yanda küreselleşmenin getirdiği ortak değerler, diğer yanda aile ve toplumdan kaynaklanan farklı ve özel değerler insanları bir çeşit bölünmüş bir ruhsal yapı içine sürüklüyor. Sonuçta umursamaz, gözlemci ve sığ değerlerle donanmış bir toplum ortaya çıkıyor.”  Prof. Dr. Haluk Berkman

Milenyumun gerçeği işte tam da buydu.

İlk defa Milliyet Çocuk Dergisi’nde okumuştum, 1970’li yılların sonuydu.

Bir haber akşam saatlerinde bir kişi tarafından iki kişiye söylenir ve o iki kişi de bu haberi farklı ikişer kişiye iletir ve bu zincirleme şekilde sürdürülürse sabaha karşı o haberden dünyadaki herkesin bilgisi olurmuş.

O yıllarda asla teknolojinin, siber dünyanın bu hale geleceğini asla düşünemez, bunun matematiksel formülünü kurmaya çalışırdım.

Sonra etrafımızı saran bütün süreçlerin, olayların benzer bir bilgi bombardımanıyla sunuluyor olduğunu yaşayacaktık.

Toplumsal ya da bireysel anlamda hiç değişmiyor, süreç aynı tempodaydı.

İşin tuhafı artık sormayan sadece izleyen hatta giderek şaşırma duygusunu da kaybeden öz değerleri erozyona uğramış, ister istemez sığ bir varlığa doğru evrim geçiriyorduk.

Nisan 2014’te yaşadığım o katostofun hemen arifesinde katıldığım TEDxReset etkinliğinin sloganıydı;

“Bi dur! (*)

Aslında bilginin çokluğu da bir kuantum merkezi gibi Entropinin artmasına neden; kaynak oluyordu.

Bilgi, haber, bilmek, bilinçli ve farkında olduğunu sanmak tek başına hiçbir şey ifade etmiyor.

Özünü yitirdiğinizde ya da bir öz ortaya koyamadığınızda her ne ile uğraşıyor, yapıyor, yaratıyor olursanız olun bu değersizleşiyor.

Zaten çevremizi saran estetikten uzak bütün eserlerin, yapıtların genel niteliği işte bu değil mi?

Bu nedenle önce bir özün peşine düşeceğiz, sonra bu özün ilişkide olduğu bilgiye ulaşacağız, bu bilgi ile ortaya yeni fikirler, eserler ortaya çıkaracağız.

Zamanın ruhuna teslim olmak yerine o ruhu yaşayacağı zamanı kendimiz ortaya çıkaracağız.

(*) http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/bi-dur-hayata-reset-atma-zamanidir-tedxreset-58075

Görsel: Fikret Mualla

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s