2025 yılını tamamladık sayılır artık. Her sene sonunda yaptığım gibi bu yılı nasıl geçirdim, hangi kitapları okudum şeklinde hem kendime hem de sizlere notlarla paylaşım yapmak üzere karşınızdayım.
Bu yıl kendime geçmişte olduğu gibi 20 kitap hedefi koymuştum. Çok şükür bunu bir şekilde tamamlamayı başardım. Birazdan detaylarına da gireceğim, 2025 benim profesyonel hayatımda bazı radikal kararların alındığı, değişikliklerin yaşandığı bir süreç oldu.
Uzun zamandır kafamda şekillenen iş değişikliği kararını yıl ortasında vererek, sonbaharda da uygulamaya koydum. 8,5 yıl aynı şirkette görev yapmak, oradaki ortamı, mesai arkadaşlarımı bırakmak kolay bir karar değildi kuşkusuz ama gerekliydi.
İnsan kendisini geriye götüren her ne varsa mutlaka gözden geçirmeli veya değiştirmeli ya da ileriye doğru hareketi sağlayacak bir dönüşüm için yenilik planları yapmalı. Bunun için mutlaka olduğunuz yeri terk etmeniz gerekmez kuşkusuz.
Neden uzatıyorum çünkü yeni görev yerim İstanbul merkezin biraz dışında büyük bir projenin şantiyesi olduğundan oraya gidip gelme sürecim elbette okuma alışkanlıklarımı ve şeklini tamamen etkiledi ve değiştirdi.
Yıllar önce deneyimlediğim sesli kitap formatına keskin bir dönüş yaptım.
Storytel’e yıllık abonelik aldım. Daha önce de 2017 ile 2020 yılları arasında zaman zaman kullanıyordum. Ancak bu süreçte okuma eylemini de aksatmıyordum. Bu sefer süreç biraz farklı ilerleyecek görünüyor. Teknolojinin fırsatlarını hayatımızın bir parçası haline getirmek sanırım aradığımız boş zamanı bize hediye ediyor.
Sesli kitap araç kullanırken neredeyse alternatifsiz bir uygulama ve belki de hiç okumayı düşünmediğiniz veya sırasının bir türlü onlara gelmeyeceği eserlerle tanışıyorsunuz. Seneyi bu eserlerle tamamlamış oldum.
Diğer taraftan YouTube’dan video yayınlarının yanı sıra Spotify’dan PodCast paylaşmaya da başladım.
Şimdi kitaplarla devam edelim.
2025 yılına daha önce de okumuş olduğum eserleri tekrar elime alarak başladım.
Yüzyıllık Yalnızlık (01-18 Ocak)

Netflix’te 8 bölümlük bir uyarlamayı izleyince bir kere daha elime alma ihtiyacı hissettim. Bu eseri üçüncü okumam oldu. Bir kitap 3 defa okunur mu? Bir müzik eseri, film, tiyatro nasıl birden fazla dinlenebiliyor ve izlenebiliyorsa kuşkusuz kitap da okunur. Tüm klasikler benim için böyle bir arzu uyandırıyor. Özellikle pandemiden sonra bende eskilere dönüş özlemi çok arttı. Yüzyıllık Yalnızlık tekrar tekrar okunacak eserlerden biri bana göre. Orada o kadar çok hikaye var ki… Muhtemelen kitabı elinize her aldığınızda bambaşka hislerle ayrılmanız da mümkün olur. Bu kitabın bendeki baskısı çok eskiydi. Tıpkı Kara kitap gibi yeni bir baskısını edinmek istedim.
Yüzyıllık Yalnızlık Marquez’in en bilinen ve sanırım en önemli eseri. Bir kitap nasıl zamansız hale gelir, bunun başyapıtı. Malum, Yüzyıllık Yalnızlık’ın yayıncıya gönderilme serüveni de ilginç. Eserin ham hali o kadar ağırmış ki postanede gönderim için parası yetmemiz yazarın ve iki seferde postalamış. Yani hem içeriği hem fiziksel görünümü ağır bir kitap bu. Okuyucularımın önemli bölümünün de bu kitabı okuduğunu tahmin ediyorum.
Kara Kitap’ın Sırları (19 Ocak)

Yılın ikinci sırasında aslında Kara Kitap vardı. O da benim için önemli hatta ilham aldığım eserlerin başında gelir. Evde 2-3 farklı kopyası varken Yüzyıllık Yalnızlık’la birlikte yeni baskılarından birini edindim. Ama öncesinde Kara Kitap’ın Sırları’nı tekrar hatırlamak istedim. Orhan Pamuk kitabı yazarken bir dolu eskiz çalışması yapmış. Çok etkileyici gerçekten. Yazmayı becerebiliyorum ama her zaman resim ve müzik yapabilmeye karşı çok büyük özentim olmuştur. Kara Kitap’ın Sırları isimli bu küçük kitabın kapağı bir anlamda eserin de görsel bir anlatımı.
Kara Kitap (20 Ocak – 14 Şubat)

İlk defa 1992 yılında elime aldığım bu eserin sanırım ya 5. veya 6. son okumasını da 2025 yılında tamamlamış oldum. Kara Kitap kimileri açısından okunması çok zor hatta sıkıcı kimi edebiyat eleştirmenlerine göre roman bile sayılmayacak bir eser. Ben öyle görmüyorum. Kara Kitap’ta çok derin bir örgü var ve her seferinde bunun farkına varmak beni şaşırtıyor. Bu kitabı senaryolaştırmak kolay değil kuşkusuz ama bir filmi çekilse müthiş olur diye düşünüyorum. Kara Kitap’ı bu kadar çok okumamın sebebi biraz da oradaki Galip karakteriyle ilgili. Ne demek istediğimin detayını burada şimdilik açmayacağım. Sonra…
Dünün Dünyası: Bir Avrupalının Anıları (14 Şubat – 17 Nisan)

Stefan Sweig’ın bu eserini de ikinci defa okumuş oldum. Yazarın her yıl birkaç kitabını okuyorum. Ama beni en çok etkileyici hangi sorusunun cevabı, bir anı kitabı olan Dünün Dünyası. 20. yüzyılın başları tarihsel olarak en çok merak ettiğim döneme karşılık geliyor. O kadar çok sanatçı var ki bu dönemde ve kitapta bu kişilerden kimilerini görmek, onların farklı, insani yanlarıyla karşılaşmak, tanımak hoşuma gidiyor. Bu kitap öyle bir eser. Her iki dünya savaşına doğru Avrupa’nın şekillenişi çok çarpıcı bir şekilde anlatılıyor.
Romain Rolland (21 Nisan – 13 Mayıs)

Dünün Dünyası’nda o kadar çok anlatılıyordu ki merak ettim okudum. Stefan Sweig’ın bence üslubuna çok uymayan döneminin arkadaşını biraz onurlandırmak için yazılmış kitap tadı verdi bana. O günlerde şöyle bir not düşmüştüm: Bu eseri biraz zayıf bulduğumu yazmam gerekiyor. Stefan Zweig çağdaşı Romain Rolland’ı neredeyse peygamber seviyesine çıkarmış. Her cümle bir öncekinden başka türde övgü ve yüceltme içerecek şekilde kurgulanmıştı. İlk defa bir Zweig eserinden sıkıldım dersem abartmış olmam.
Mavi Yolculuk (18 Haziran – 7 Temmuz)

Daha önce Kanadalı Bir Gelinin Türkiye Anıları – Hughette Eyuboğlu’nun eserinde okumuştum Türkiye’deki Mavi Yolculuk’un başlangıç tarihçesini. Orada da yanılmıyorsam Azra Erhat’ın ismi geçiyordu. Güzel bir ilk bahar okuması olur, yaza hazırlık yaparım diye aldım. Kitabı iki parçaya ayırmak doğru olur sanırım. İlk bölümde her şeyiyle Mavi Yolculuk anlatısı var ve çok etkileyici. Sonrası daha çok o bölgenin tanıtımı, gezi rehberi gibi olmuş. Bu anlamda bir ilk kitap sayılabilir.
Demir Ökçe (09 Temmuz – 22 Temmuz)

Jack London okumaya bir türlü sıra gelmiyor derken bir anlamda araya sıkıştığım gibi okuma oldu. Bu kitabı ya lise son ya da üniversitenin ilk yıllarında okumuştum. Tamamen unuttuğumun farkına vardım.
Lozan (08 Temmuz – 02 Ağustos)

Ali Naci Karacan’ın bu değerli anı kitabı Lozan’ın neredeyse tüm aşamalarını anlatıyor. Bu kitabı seçmemde YouTube’da konuyla ilgili izlediğim programlar oldu. Özellikle Fatih Altaylı’nın yaptıkları. Bu eserde anlatılanları okumadan Lozan’ı anlamak dahası Türkiye’nin kuruluş sözleşmesinin ne olduğunu bilmek mümkün değil. Kitap bir tarih anlatısının ötesinde Lozan’daki aktörlerin insani taraflarına da vurgu yapıyor, öne çıkarıyor. İsmet Paşa’nın müzakere masasında kararlı ve birbiriyle çelişmeyen duruşunun karşı tarafı nasıl etkilediğini gün gün izliyor, gelişmeleri takip edebiliyorsunuz.
Miras (02 Ağustos – 09 Ağustos)

Tamamen kapak görseline bakarak ve içeriğinde ne olduğu ile pek de ilgilenmeden alıp okuduğum bir eser oldu. Yazarını tanımadığım gibi öyle hakkında yüzeysel bile araştırma yapmadım. Yüzyıllık Yalnızlık tadı veren bir Güney Amerika anlatısıydı. Keyifle ve çarçabuk okuyup tamamladım. Amatör bir kuş gözlemcisi olarak kapaktan etkilendiğimi söylemeliyim. İçeriğinde de bu kuşlar var mı diye meraklardaydım. Evet, bu kuşlar esere de eşlik ediyorlar.
Goriot Baba (23 Temmuz – 12 Ağustos)

Goriot Baba’ya sırasının gelmesi neden bu kadar uzun zaman aldı, bilmiyorum. Bence geç bir okumaydı. Zola’nın eserlerini okumaya ara verdim; aslında Balzac da seri kitaplar yazmış bir yazar. Daha geniş bir zaman bulup bu serileri tamamlamak gerekiyor. Bu kitapların toplum yaşantısına, gelişimine, sosyeteye ve sınıf farklarına yönelik çok çarpıcı notlar taşıdığını görebiliyorsunuz. Balzac çok güçlü bir yazar. Karakterleri öylesine ustalıkla bir araya getiriyor ki hayran olmamak elde değil.
Fatih Sultan Mehmed (14 Ekim – 21 Ekim)

Yılın sesli kitap serüveni bu eserle başlıyor. İlber Ortaylı’nın eserlerini genellikle sesli dinlemeyi tercih ediyorum. Mazlum Kiper’in etkileyici sesi İlber Hoca’nın neredeyse tüm vurgusunu okuyucuya aktarıyor. Bu kitaptan önce başladığım Floransa Kitapçısı isimli eserde de Fatih’in (Osmanlıların) İstanbul’u alması ve o döneme dair hem Bizans hem de İtalya Devletleri ve Papalığa yönelik çok geniş bir tarih bilgisi vardı. Papalığın Fatih’e Hristiyan olmasına yönelik yazdığı yazı her iki kitapta da anlatılıyor. İlber Hoca kitabın fikrini okuyucuya aktarmak için defalarca kere tekrar ediyor.
Mutfak Okulu (21 Ekim – 22 Ekim)

Güzin Yalın, bacanağım ablası oluyor. Bu sesli kitaba tesadüfen Storytel’de rastladım ve büyük bir merakla dinledim. Güzin yıllarca Akdeniz mutfağı üzerine uluslararası seviyede çalışan hatta bu bağlamda birçok ülkenin mutfağını buluşturan zengin bir kişi. Zaman zaman bu etkinliklere katılmış biri olarak bunu sizlerle paylaşabilirim. Yeditepe Üniversitesi Gastronomi bölümüne de katkıları oldu bir dönem. Aslında ülkemizin en temel eksiklerinden bir tanesi sürdürülebilirlik, devamlılığı sağlayabilmek sanırım. Bunun için daha fazla kişiye, özellikle de yatırımcıya gereksinim var. Özellikle mutfak olgusunun özellikle Akdeniz coğrafyası için ne kadar etkili olduğunu biliyoruz. İspanya’dan başlayarak bize kadar ulaşan, oradan Lübnan ve İsrail’i dolaşan bu kültürel yakınlaşma toplumların daha fazla ilişkide bulunmasına katkı sağlayabilir hatta yepyeni bir Birlik oluşturabilir. Güzin, Mutfak Okulu’nda birbiri ile hiçbir ilişkisi olmayan sıradan insanların bir haftalık mutfak eğitimini onların her türkü kişisel eksiklikleri, zaafları, umutları veya mutsuzluklarını oldukça çarpıcı bir şekilde okuyucuya aktarıyor. Kendine göre bir dil de kurguladığını fark ettim. Bir araya gelirsek üzerinde konuşuruz.
Kürt Dosyası (23 Ekim – 24 Ekim)

Uğur Mumcu’nun bu önemli eserini baştan sona okumayı başaramamıştım. Sondun dinleyerek aradaki farkı kapattım. Önemli bilgiler olduğu kesin. Değerli gazeteci katledilmeseydi bence bu eserini çok daha genişletirdi. Özellikle şu içinden geçtiğimiz süreçte önemli bir kaynak olurdu. Bu kitap iyi bir başlangıç olmuş ama günümüz için fazlasıyla sade kalıyor.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (25 Ekim – 27 Ekim)

Şaşırtıcı, bilgi dolu ve bir o kadar da eğlenceli bir eser. Şunu itiraf edeceğim dinleme şansım olmasaydı okumak için bu kitaba sıra gelir miydi, emin değilim. Ancak şu gerçekle her seferinde yüzleşiyorum. Tarihimizi, özellikle edebiyatımızın sürecini anlayabilmek için bu eserleri mutlaka okumalıyız.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu (29 Ekim – 04 Kasım)

İlber Ortaylı’nın bu tezini yanılmıyorsam 1990’lı yıllarda almıştım. Ancak yine okuma sırasının gelemediği kitaplar arasında duruyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya ilişkisinin nedenselliklerini anlamak için bu kitap en doğru kaynaklardan biri olabilir. Özellikle demiryolunun Osmanlı’daki gelişim sürecinin merkezinde Almanya’nın nasıl geliştirici rol üstlenmiş olduğunu ve bunun Anadolu’ya nasıl etki ettiğini daha önce hiç duymadığım şekilde gösteriyor. Aynı zamanda Almanya’nın her iki dünya savaşını neden kaybettiğini de. Bizim talihsizliğimiz ilkince onlarla müttefik olmamızdı maalesef.
Ateşten Gömlek (06 Kasım – 08 Kasım)

Bu eseri daha önce TRT’de dizi olarak izlediğim için ne anlattığını çok iyi biliyordum. Bu nedenle daha önce Halide Edip okumama rağmen bu kitabını edinmemiştim. Bu sefer dinledim. Kurtuluş Savaşı sürecine dair yine önemli bir belge niteliğinde. TRT’nin Arşivlerinde dizisini kitabı okuduktan sonra tekrar izledim. Zuhal Olcay, Can Gürzap, Ahmet Levendoğlu gerçekten efsane oyunculuk sergiliyorlar. TRT’nin o dönem dizilerini ara ara izliyorum. Gerçekten kitaptan çok daha güçlü etki yaratıyor.
Bab-ı Esrar (11 Kasım – 18 Kasım)

Bu eser Elif Şafak’ın Aşk’ı ile aynı yıl çıkmıştı diye hatırlıyorum. Aşk’ı okumuştum. Çok sevdiğimi söyleyemem. Bu nedenle özellikle de Ahmet Ümit’in bunu bir cinayet örgüsü içinde yorumlamasının Mevlana’nın bendeki duygusunu etkileyeceği önyargısı ile okumamaya karar vermiştim. Aslında genel olarak iyi bir Ahmet Ümit okuru olamadım, hiçbir zaman. Yanılmıyorsan bugüne kadar iki kitabını okudum. Bu eserin de kurgusu bana çok zorlama geldi. Ancak iyi bir araştırma sonucu çıkardığını söylemeliyim ya da bendeki hissi öyle kaldı.
Floransa Kitapçısı: Rönesans’ı Aydınlatan Elyazmalarının Hikâyesi (13 Ağustos – 23 Kasım)

Ve yılın bence okuduğum en güzel kitabı. Rönesans’ın neden İtalya’da başladığını anlamak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Medici Ailesi’nin tarihe düşen rolünü anlamak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Papalığın İtalya’ya ve dünyaya etkisini anlamak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Ortodoks Bizans ile Katolik dünyanın ilişkisinin son bölümlerini yakalamak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. İstanbul’un Türkler tarafından alınmasını bir de karşı tarafın gözüyle anlamak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Osmanlıların, İtalya’da kısa süre de olsa küçük bir toprak parçasını nasıl zapt ettiklerini merak ediyorsanız bu kitabı okumalısınız. Fatih Sultan Mehmet’in karşı tarafta nasıl göründüğünü anlamak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Fatih’e Papa’nın gönderdiği iddia edilen Hristiyanlığa davet olayını okumak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Eski çağlardaki metinlerin günümüze kadar nasıl geldiğini, o tarihte nasıl okuyucuya ulaştırıldığını, bu işin nasıl emek istediğini dahası tüm Avrupa’da nasıl karşı karış eser arandığını, matbaanın insanlığın hizmetine girişini ve etkisini gerçekten merak ediyorsanız işte bundan daha iyisi bence yok.
Haçlı Seferleri Tarihi: Selahaddin Eyyübi ve Kudüs’ün Fethi (17 Kasım – 30 Kasım)

Haçlı Seferleri benim tarihte ilgi duyduğum özel alanlardan biri. Nerede ne bulursam okumaya gayret ediyorum. Bu kroniği de birkaç sene önce edinmiştim ama böyle kitapları okumak kolay değil. Hele tarihçi değilseniz iyice yoğunlaşmak zor olabilir. Kitabın Selahaddin Eyyübi’nin ölümüne kadarki süreci oldukça akıcı gidiyor ama sonrası biraz sıkıcı hale geliyor. Dinlediğim için bitirebildim, okuyor olsaydı kitap elimde kalırdı.
İstanbulin (13 Ağustos – 31 Aralık)

Ertuğ Uçar bir mimar ve birlikte onun tasarladığı bazı Projelerde çalışma fırsatımız oldu. Aslında ona mimar demek de kolay değil. Çünkü mimar arkadaşlarım alınacaklar özellikle isim yapmış bazı mimarlarda çok yüksek bir ego var. “Yaratıcı” olmanın verdiği kendini üstün insan görme hali de diyebiliriz. Bu nedenle bu mimarlarla sohbet etmek, onlara kendi disiplininiz anlatabilmek hiç kolay değildir. “Ben bunu görmek istemiyorum” dediklerinde konu orada kapanıyor. Bir gün meslekten komple emekli olduğumda yaşadığım anıları paylaşırım. Sevgili Ertuğ Uçar ise bunun tam aksine mütevazi bir kişilik. “Ne yapalım Uzay?” diye soran bir mimara rastlamak gerçekten kolay değil. Birlikte çalışırken yazar tarafını bilmiyordum. Sonra televizyonda Eylül Görmüş’ün sunduğu Pandoranın Merakı isimli programda gördüm. Hemen tüm kitaplarını aldım ve bunları geçen sene başında okudum. İstanbulin çok başka bir eser. İstanbul’u karış karış dolaşan ve eskizleriyle onu kağıda geçirmekle kalmayıp, üzerine bir de yaşadığı günü, çevreyi, insanı, canlıyı, tarihi anlatıyor. İstanbulin aynı zamanda tekrardan dilimize kazandırılan bir kavrama da dönüşüyor.
Tüm bunların yanında başlayıp da okumaya devam edemediğim kitaplar var.
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (14 Mayıs – …)

Böyle eserler bana göre değil demem gerekiyor ya da tam olarak zamanı gelmedi diye bağlayayım.

