Nükleer enerji daha mı ucuz?


Teknolojik gelişimin hızı katlanarak ilerliyor; büyüyor. Onu da bir organizmaya benzetirsek; ne kadar irileşirse, orantılı olarak da enerji ihtiyacı o kadar artacaktır. Enerji kaynaklarına sahip olmak, yakınlarında bulunmak bir ülkenin diğerine olan avantajlarıdır. Uluslararası ilişkilerin temel belirleyicisi günümüzde budur. “ABD’nin Ortadoğu’da ne işi var” sorusunun bir cevabını işte bunun içinde bulabiliriz.

Olağanüstü büyüyen modern dünyanın bugün en temel sorunu enerjidir. Fosil kökenli enerji kaynakları için rezerv süresi 50 yıldır. Bu süre azalabilir; fakat artmayacaktır.

Halihazırda, su kaynaklı hidroelektrik, kömür ya da petrol kaynaklı termik santrallarından elde edilen enerjiyle ülkemizin ihtiyacını karşılayamadığımız için komşu ülkelerden takviyeler yapmaktayız. Gelişmekte ve kalkınmakta olan bir ülke olarak da her geçen gün enerji ihtiyacımız ve buna bağlı açığımız artmaktadır.

(Daha sonra bu konuyu detaylı işleyeceğim, ülkemizin her köşesinde mantar gibi biten alış veriş merkezleri yapıyoruz. Bu alış veriş merkezleri dört tarafı duvarlarla çevrili olarak dizayn edilip, inşaatı yapılıyor. Kuşkusuz kapalı pazar kavramını seviyoruz; ancak gün boyu bu kapalı mekanların aydınlatılması için harcanan enerji irrasyoneldir.)

Nükleer enerji neredeyse elli – atmış yıldır insanlığın “hizmetindedir.” 6 ve 9 Ağustos 1945 tarihlerinde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan iki atom bombasının yarattığı enerji insanoğluna o güne kadar karşılaşmamış olduğu bir şey gösterdi. O tarihte ABD’ni dünyanın bir numaralı süper gücü yapan, elinde bulundurduğu işte bu teknolojiydi. Sonra SSCB de bu teknolojiye ulaştı ve insanlık 1960’lı yılların hemen başında nükleer savaşın eşiğine geldi. Bizim bütün çocukluğumuz böyle bir savaş olacağı tedirginliği ile geçti. Filmler izledik. Bir anlamda tehdit edildik.

Çok basit akıl yürütme yollarıyla kestirmeden sonuca gitmek olasıdır; “herhangi bir konvansiyonel bomba büyüklüğünde bir parçadan milyonlarca misli daha fazla enerji alabiliyorum. O halde elimde böyle bir güç varsa, kullanmam gereken enerjiyi çok daha ucuza mal edebilirim.”

Entropi konusunu işlerken termodinamiğin bir kaç yasasından söz etmiştik. Kimyada da kullanıla gelen en temel yasa neydi?

Fiziksel tanımı ile; “Evrende enerji sabittir; yoktan var edilemediği gibi, varolan da yok edilemez.

Kimyasal tanımı ile; “Bir tepkime sonucu reaksiyona giren maddelerin toplam kütlesi, çıkanların toplam kütlesiyle eşittir.

Neden bunu hatırlama ihtiyacı duyduk?

Ortada şöyle bir düşünsellik söz konusu. “Ben nükleer santral kullanarak, petrol, kömür, hidroelektrik, termik santrallarda ürettiğimden çok daha efektif bir şekilde enerji temin edebileceğim.

Teknolojik olarak olağanüstü bir durumla karşı karşıyaymışız gibi düşünebiliriz, hissedebiliriz. Etrafımıza baktığımızda çevremizin nükleer santrallarla çevrilmiş olduğunu da görebiliriz. Dünya bunu zaten kullanıyor ve uzaydan bakıldığında bütün gelişmiş ülkelerin şehirlerlerini aydınlatan gece görüntülerinin altında da bu var, diyebiliriz. Fakat bu o kadar da gösterildiği gibi değil. Bir atomun fisyonu ile milyonlarca megawatt gücünde elektrik alıyorum, esprisinin derinliklerinde başka noktalar olduğunu da gözardı edemeyiz. Nedir bunlar?

Birincisi; ve en önemlisi, nükleer enerji üretmenin çevre üzerinde etkisidir. Nükleer enerji ilk “sortide” belki çok efektif ve ucuz enerji üretiyor. Fakat santralde üretilen enerjinin tabii bir sonu olan atıklar en az 300 yıl boyunca kontrol altında tutulması gerekiyor. Ayrıca bu atıkların yeraltında depolanması ve bu sahanın insanoğlunun yaşam kaynaklarıyla ilişkisinin sıkı sıkı denetim altında tutulması gerekiyor. Bunun sıfır maliyet olduğunu düşünemeyiz. Çok uzun vadeli bir iş programından söz ediyoruz. Örneğin; atık içinde bulunan bir plutonyum izotopunun 24 bin yıl bekletilse dahi ışımasını sürdürdüğünü öğreniyoruz. Demek ki, yeraltında çok büyük depolama sahalarına ihtiyaç duyacağız ve çocuklarımızın, torunlarımızın başlarına uğraşmaları ve çözmeleri gereken “tonla” sorunlar mirası bırakmış olacağız. Türkiye’de bununla ilgili olarak Torosların adının geçiyor oluşu insanın tüylerini diken diken etmektedir.

İkincisi; belki yine çevre etkisiyle bağlantılı olacaktır, “emniyet, kontrol, işletme, iş güvenliğidir.” Böylesi bir santralın işletmesinin maliyeti bu anlamda, diğerlerinden çok daha yüksek olacaktır. Bir kaza durumunda ise geri dönüşü olmayan bir süreç yaşanacaktır. Bu espri gibi algılansa da, olası bir nükleer kaza durumunda yapılacak ilk şey “sevdiklerimizle vedalaşmak” olacaktır. Nükleer santral yapılacak bölge seçiminde bir sürü kriter devreye girmektedir. Deprem riski, soğutma suyuna olan yakınlık, meteorolojik kriterler ilk akla gelenlerdir. Santral elemanlarının taşınması da buna önemsiz gözükse de eklenmesi gereken bir diğer husustur. Türkiye gibi gün içinde beşik gibi sallanan ülkelerde nükleer santral yer seçimi hiç de kolay değildir.

Üçüncüsü; kurulum maliyeti. Bir nükleer santralın ortalama maliyeti 3 – 5 milyar dolar arasında değişim göstermektedir; ve kurduğunuz santralın, teknolojinin bir ömrü vardır. Türkiye gibi enerji üretmenin yanı sıra enerjiyi taşıma sorunu yaşayan ülkelerde böylesi maliyetlerin yönlendirilmesi konusunda çok ciddi bir planlama sorunu yaşadığını şahit olabiliyoruz. Türkiye için teknoloji seçimi çok önemlidir. Genellikle böylesi durumlarda gelişmiş ülkelerin geri kalmış teknolojilerinin ülkemize satılmaya çalışıldığını yaşanmış tecrübelerden biliyoruz. Fransa halıhazırda eskimiş teknolojisini yenilemek için mevcut maliyetin 10 ila 20 katı arasında bedeller ödemeye hazırlanmaktadır. Bir başka paradoks, üretilen enerjinin aynı eskimiş ve kaybı yüksek iletim yollarıyla ülke içinde dağıtılacağıdır.

Dördüncüsü; nükleer yakıt sorunudur. Bilinen en verimli yakıt uranyum gözükmektedir ve uranyumun da bilinen rezervi için 60 yıl gibi bir ömür biçilmektedir. Yani bir süre sonra uranyum azaldıkça temin maliyetleri artacak, zaman içinde yeni teknolojilere ihtiyaç duyulacaktır. Bu teknolojilerin maliyeti de diğerlerinden hiç de az olmayacaktır.

Dört ana başlıkta topladığımız dikkat çekici hususları arttırmak mümkündür. Sonuçta bedelini ödemediğiniz bir enerjiye sahip olamıyorsunuz. Yoktan bir şey üretmeniz mümkün değildir.

Çok kısa olarak değinip, bitireceğiz. Nükleer enerji insanlık için bir süre daha gündemde kalacaktır. Fakat onun hizmeti insanoğlu için her anlamda tetikte durulması gereken bir konudur.

Türkiye’nin her bölgesi ortalama yılda 3.000 saat güneş almaktadır.

Türkiye’nin rüzgar alan bölgeleri hiç azımsanmayacak büyüklüktedir.

Türkiye’nin üzerinde bulunduğu yerkabuğu özelliği nedeniyle jeotermal enerji kaynağı ihmal edilemeyecek seviyededir. Anadolu’daki bir çok şehir, sadece jeotermal enerji kaynakları ile ısıtılabilecek, sıcak su ihtiyacı karşılanabilecek imkana sahiptir.

…ve bu üç enerji kaynağına Türkiye en az yatırım yapan ülkedir.
Uzay Gökerman

www.indigodergisi.com ‘da yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s