Oğuz Atay: “…oysa düşündükçe yok oluyorum.”


OA“Geçer elbet efendim. Bazısı teğet geçer, bazısı deler geçer, bazısı deşer geçer, bazısı parçalar geçer; ama mutlaka geçer.”

Kaç Oğuz Atay yazısı yazdığımı hatırlamıyorum. Bir gün bütün bunları bir araya getirmeliyim belki de…

Bugün 13 Aralık 2013, Oğuz Atay 36 yıl önce belki de böylesine soğuk bir İstanbul kışında 43 yaşında gözlerini hayata kapamıştı. O öldüğünde henüz hayata dair çok net bilgilere sahip değildim, kendisiyle tanıştırılmamıştım.

1987’nin muhtemelen bir Nisan gününde üniversitedenin bahçesinde ders saatini beklerken sevgili dostum Bülent Göktaş çantasından çıkarıp okumaya başlamıştı Tutunamayanlar’ı.

Mühendislik fakültesinde okuyordum fen bilimlerine ne kadar yatkın olsam da bunun edebiyatla arama bir engel koyacağını düşünüyor, üzülüyordum. Oğuz Atay’ın okuduğum üniversitede doçent ünvanı ile öğretim görevlisi olarak çalışmış olması umutsuzluğuma açılan yeni bir kapıydı sanki.

Bir mühendis de pekala edebiyatla uğraşabilir, kitap yazabilirdi.

O tarihte 18 yaşındaydım ve Oğuz Atay’ın dünyasının içine girdikçe Selim Işık, Hikmet Benol gibi büyük açmazlar içinden sıyrılamayarak intihar eden, Turgut Özben gibi kaybolan  roman kahramanlarının hikayelerinin içinde benzer çelişkilerin beni de sarıp sarmaladığını kahrederek fark eder; yaşantımın aynen Oğuz Atay gibi kırklı yaşlarda son bulabileceğini sanırdım.

“Descartes, düşündükçe var olduğunu söylüyordu; oysa ben düşündükçe yok oluyorum.”

Kuşkusuz bizim yaşadığımız çağ ile Oğuz Atay’ınki aynı paralelikte ve standartlara sahip değildi.

Çok daha işin içinden çıkılmazlık söz konusuydu.

Cumhuriyet bugün sıklıkla tartışmasını yaptığımız şekliyle toplum bütün katmanlarının üzerinde çok farklı etkiler yaratmıştı.

Bütün gelişmekte olan ülkelerin olduğu gibi bizim de uygar dünyanın çizgisine gelme, onlar gibi yaşama, benzeme hedeflerimiz vardı. Aslında bu hedef devleti yönetenlerce konmuştu. Onların çizdiği yol bir anlamda toplumun ilerleyişini belirlemişti.

“Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz.”

Onlar kimdi?

Namık Kemal, Ziya Paşa, Enver Paşa ya da Mustafa Kemal çok mu farklıydı Cumhuriyetin gençlik yıllarında yaşayan Oğuz Atay’ın kahramanlarından?

Hepsi birer jakoben, yalnız kahramanlardı.

“İnsanın geliştiği filan yok. Yalnızca kusurlarına alışıyor.”

Bu coğrafyanın iklimine hiç uygun olmayan, insanların bilmediği, tanımadığı anlayamadığı bir yaşam standardını gelişmenin, modernleşmenin, uyarlaşmanın gereği olarak buraya uyarlamaya çalıştılar.

Aynı zamanda bu bir özgürleşme, hürriyet, birey olma mücadelesiydi.

“Bu dünyada ne zaman bir umut ışığı bulsanız onu söndürmek isteyen birileri olur.”

Fark öylesine büyüktü ki; arasında kalan ve nereye ait olduğunu bilemeyen herkesi çok mutsuz ediyordu.

Bu dönemi en iyi anlayan ve anlatan yazarlar Attila İlhan, Yakup Kadri, Ahmet Hamdi Tanpınar olmuştur. Onların eserlerinde arada kalmış birey detay detay, çeşitlendirilerek anlatılmıştır.

Oğuz Atay ise bunu merkeze almıştır, artık çelişkilerini taşıyamayan bireyin bütün çıkmazlarını yardım istercesine, dilercesine samimiyetle yazmıştır. Selim, Hikmet, Turgut bir anlamda Cumhuriyetin 50. Yılına ulaşmış aydınımızdır.

“Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. Bana müsaade.”

Yapılması, çözülmesi gereken bir sürü şey vardır, yaşamın kendisi yeniden yapılandırılmalıdır ancak bunun için ne şartlar uygundur ne de insanlar. Sesini duyurmak isteyenlerin neredeyse sözcüklerinin boğazına tıkıldığı, kimseyle iletişim dahi kuramadığı bir dönemdir.

Bugün geldiğimiz ortam, işte benim yazdığım bu blog yazısı, facebook, twitter… bunların her biri bireyin başkalarıyla kurduğu ilişki, sesleniş, paylaşım araçlardır; önemi, gereği, vazgeçilmezliğinin nesnelliğini anlamak için olmadığı dönemleri hatırlamak yeterlidir.

Aynı dönemi anlatan Kara Kitap’ta Orhan Pamuk konuya bir başka taraftan yaklaşıyordu. Roman kahramanı Galip de kendince bir başka tutunamayandır.

Peki bugün… Ne değişti?

Benim için 1987’den sonra aradan geçen 26 yılda fark eden bir şeyler oldu mu?

“Ne kadar çok insana içerliyorum bir bilseniz.”

Maalesef hiçbir şeye alışamadım. Nereye yetişmeye, neye benzemeye çalışıyorsak olmuyor. 35-40 sene önce Oğuz Atay’ı sarıp sarmalayan yalnızlık, anlaşılamama, iletişimsizlik, başarısızlık her ne ise işte o bugün beni, benim gibileri kuşatıyor.

“Bizi biz olduğumuz için sevmezler, sağlam olalım.”

Bir türlü ne kendimiz, ne geçmişimiz, ne geleceğimiz ne de başkaları gibi olamıyoruz.

Yaşasaydı çok şey farklı olabilirdi diyebildiğim iki insan var; biri Oğuz Atay diğeri de Uğur Mumcu… Eksikliklerini yüreğimde, beynimde hissediyorum.

Kaybettiklerimizin yerine yenisini koyamadığımız bir çağda yaşıyoruz. Bu nedenle onların bıraktıklarına sıkı sıkı sarılma zamanıdır.

Oğuz Atay: “…oysa düşündükçe yok oluyorum.”” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s