Yargıtay kararında cevapsız kalan detaylar?


imageBir ülkenin gelişmişliği o ülkenin içinde yaşayan kişi ve kurumların yaşanan krizler karşısındaki tutum ve onu düzeltme, geliştirme, yeniden tekrarlanmamasını sağlama önlemlerini doğru şekillerde alabilmesi ve gerekli düzenlemelerini nasıl yaptığı ile ölçülür.

Anayasal kaidelerle çizilmiş üç ana organ vardır.

Yasama, Yürütme, Yargı.

Çağın gereklerine uygun olarak zaman zaman bu üç ana bileşenin birbirlerinden farklı kararlara imza atması mümkündür.

Yeri gelir yargı makamı günün gereklerine uygun şekilde yasama ve yürütmeden çok farklı yorumlar yaparak karar verebilir.

Bunu neye göre yapar?

Toplumun süreç içinde gösterdiği tepki, reaksiyon, tutum ve tavır alışları her zaman belirleyici olur.

Hatta AB sürecindeki bazı yasal düzenlemeler veya çağın gerektirdiği uygulamalar da buna referans olabilir.

Ancak zaman gelir yargı mekanizması bütün bunları değerlendirme görüsünden yoksun da kalabilir; bu durumda anayasanın diğer iki temel bileşeninin rol aldığını görebiliriz.

Yine onu buna zorlayan şey günün gerekleridir.

Bütün bunlara komple kapalı kalan bir ülkede kaos, istikrarsızlık, kendini tekrar eden krizler yaşanması mümkündür, olasıdır hatta olağandır.

3 Temmuz sürecinin en başından itibaren yakından izleyici, gözlemleyici ve takipçilerinden biri oldum. Dikkatli okurlarım bilirler hep meraklı bir sorgulamanın içindeydim. Gerçeği arıyor ve bunun da ortaya çıkması için bir taraftan elimden geldiğince kişisel bir takım uğraşların içinde oluyor diğer taraftan ve önemlisi bu güce sahip olanlardan umutla bekliyordum.

Yargıtay bu kurumların başında geliyordu.

Ancak 17 Ocak 2014 günü itibarıyla yayınladıkları İlam’la hayal kırıklığı yaratmış oldular.

50 sayfalık metni okuduğumda içeriğinin polis fazelekelerine dayanılarak yazılmış iddianame, buna göre başka hiçbir gerçeği aramayan sorgulamayan mahkeme ve onun gerekçeli kararında ortaya koyulandan farklı bir içeriğe, bilgiye sahip olmadığını üzülerek ve büyük bir umutsuzlukla gördüm.

Beklerdim ki kamuoyunun merak ve büyük bir katılımla sorduğu soruların cevabını yargının bu en üst seviyesindeki beş hakimi kendilerine görev bilsin ve peşine düşsün arasın, sorgulasın veya versin.

Nedir bunlar?

Örnekle…

Peker Grubu-Aziz Yıldırım İlişkisi nasıl konumlandırılmış?

Beklerdim ki;

Peker Grubuna ait organize suç örgütü ile Aziz Yıldırım liderliğindeki organize suç örgütünün arasındaki ilişki ve menfaat, çıkar organizasyonunun ne olduğunu bize anlatsın.

İki lider arasındaki ilişkiyi açıklamak için 2004-2005 sezonunda gerçekleşemiş bir transfer alacak vereceğine ait ödeme makbuzundan daha güçlü delillerin olması gerektiğini sorgulasın.

İlam metninde en ilginç ve çarpıcı cümle şu;

“…bir çok spor kulübünden Refleks Menajerlik isimli şirkete yapılan ödemeleri gösteren belgeler ile bazı futbolcuların imzaladığı senetlerin ele geçirildiği, Olgun Peker’in yetkisiz olarak menajerlik faaliyeti yürüterek yüksek miktarlarda kazanç temin ettiği, futbolcu transferlerinde etkin olduğu…”

Zamanında bu sorunun peşine neden düşülmemişti?

Refleks Menajerlik şirketi 2002’ten bu yana “futbolcu menajerlik faaliyetleri yaparken” ve “bir çok spor kulübü ile ilişki içindeyken” 2011 yılına kadar bunun normalleşmesine, sıradanlaşmasına neden izin verilmiştir?

Bu nasıl olmuş da yıllar sonra bir suç unsuru haline gelmiştir?

Kimdir o spor külüpleri ve onların bu süreçteki pozisyonu nelerdir?

Organize suç örgütü nedir?

İlam’dan okuyoruz.

“15 Mayıs 2009 tarihinde yaptığı konuşmada (23-24 Mayıs 2009 tarihinde gerçekleştirilen ve yeniden başkanlığa seçildiği olağan genel kurul öncesi) üst üste 3 yıl şampiyonluk vaadinde bulunduğu, ancak 2009-2010 sezonunda son müsabakalarda alınan neticeler sonrasında Bursaspor kulübünün lig şampiyonu olduğu, böylelikle Fenerbahçe futbol takımının 2005-2006 ve 2009-2010 sezonlarında şampiyonluğu son müsabakada kaybettiği, bu durumun kulüp içerisinde ve yönetimde huzursuzluğa yol açtığı, bu nedenle 2010-2011 futbol sezonu için Fenerbahçe Spor Kulübünde futbol takımı hakkında mutlak bir şampiyonluk beklentisinin oluştuğu, ancak ligin ilk yarısında oynanan müsabakalar sonunda lider Trabzonspor A.Ş. Futbol takımıyla oluşan puan farkının şampiyonluk ihtimalini azalttığı, bu durumun da kulüp içerisinde sezon sonunda yönetimin değişebileceği söylentilerine yol açtığı, Aziz Yıldırım’ın şampiyonluk sözünün yerine getirilebilmesi açısından sezonun ikinci yarısı başladığında puan kaybına tahammülünün olmadığı, ayrıca sezon sonuna kadar futbol takımının puan kaybetmemesinin de tek başına yeterli olmadığı,”

Bu metin iddianame ve mahkemenin gerekçeli kararında da aynen bu şekilde yazılmıştır. Olabilir; bunun üzerinden yargılama yapıp hüküm de verilmiş olabilir, ancak bir itiraz var ortada.

3 yıl üst üste şampiyonluk sözününün tutulamayacak olması bir suç örgütü kurulmasına neden olabilir mi?

Mahkeme ve en üst düzeydeki yargı kurumu kamuoyunun sorduğu şu sorunun cevabını neden aramıyor?

“Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe Başkanı olmasından sebeple 1998 ile 2011 yılları arasında şahsi olarak şu şu ilişkilerden ötürü ne kadar menfaat sağlamış ve kazanmıştır?”

“Aziz Yıldırım Fenerbahçe başkanlığı süresincen manevi bir tatmin ve beklenti, kişisel başkan olma hırsı ile mi kazanç sağlamaktadır. Böylesine subjektif bir yorumdan nasıl suç çıkar?”

Ben bir vatandaş olarak Aziz Yıldırım’ın ne tür bir menfaat sağladığını öğrenmek ve onu gerçekten suçlu olarak görmek istiyorum. Çok mu?

Neden bu adamın suçlu olduğunu ispat etmiyor da bir konuşmadan hareketle yorum ve kanaat geliştiriyorsunuz?

Yasa düşünce suçuna mı işaret ediyor, niyet mi okuyor?

Ancak buna ilişkin cevabı İlam’ın 27. sayfasından alıyoruz. 16. ACM’nin gerekçeli kararının da hükmün verilme nedeni yine buna bağlanmıştı.

“6222 sayılı Yasanın 11/1-son maddesine göre, “Kazanç veya sair menfaat temini hususunda anlaşmaya varılmış olması halinde dahi, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur.” Buna göre; şike suçunun, şike anlaşmasının yapıldığı anda tamamlandığı, kazanç veya sair menfaatin temin edildiği anda ise suçun sona erdiği; teşvik primi verme suçunun da verildiği veya verileceği yönünde vaatte bulunulduğu anda sona erdiği, bu itibarla şike/teşvik primi suçunun tamamlanması için, ayrıca suça konu müsabakanın anlaşma doğrultusunda sonuçlanmış olmasının gerekmediği, bir başka anlatımla şike/teşvik primi anlaşmasının sahaya yansımış olup olmadığının bir öneminin bulunmadığı, dolayısıyla şike/teşvik primi anlaşmasının sahaya yansıyıp yansımadığı hususunda bilirkişi incelemesi yaptırılması yönündeki taleplerin usul ve yasaya uygun olmadığı, yine dosya kapsamı itibariyle Fenerbahçe Spor Kulübünün mali durumu hususunda Vergi Müfettişi Nusret Bulut tarafından düzenlenen 26/03/2012 tarih ve 2012-B-528/1 sayılı ile İçişleri Bakanlığı Dernekler Denetçileri tarafından düzenlenen 23/09/2011 gün ve E.A 15/37, M.A 37/6 sayılı raporlar ve içeriği itibari ile kabul edilen iletişimin tespiti tutanakları karşısında ayrıca söz konusu kulübün para hareketleri yönünden bir bilirkişi raporu alınmasına gerek bulunmadığı,”

Mesele buysa bu yasanın karşısında her türlü yorumdan bir ceza çıkarmak mümkündür. Bugün bu kanuna destek olanlar yarın bu kanunun yarattığı durumdan etkilenip ceza alabilirler.

Tıpkı 17 Aralık öncesinde iktidar sahiplerinin önceki davalar karşısında suskun ve destekçi olmalarının sonucu Operasyonun kendilerini gelip bulması gibi.

Para hareketinin olup olmadığının bilinmediği ya da araştırmaya gerek duyulmadığı, sahaya yansıyıp yansımadığının anlaşılmadığı gibi merak dahi edilmediği, sonuçlanıp sonuçlanmadığıyla ilgilenilmediği bir ortamdan organize suç örgütü çıkarıp hüküm vermek nasıl bir yargı sonucudur?

Kamuoyunu bununla ilgili tatmin edici cevap vermeden nasıl ikna edeceksiniz?

Diyelim ki kanundaki bu madde yargıya sonuç, ispat şartı getirdi. Böyle bir ortamda ispat edebilecek misiniz? Sonuçlanıp sonuçlanmadığını ispat edemediğiniz bir suç nasıl ceza konusu olur?

Açıkçası Yargıtay’ın bunu derinlemesine araştıracağını, sorgulayacağını belki de cevap vereceğini veya bulacağını bekliyor ya da umuyordum.

Demek ki bu da gerekli görülmemiş.

Onama için neden bu kadar acele edildi?

Peki, 17 Aralık’tan itibaren Türkiye’nin gündemine özellikle Özel Yetkilendirilmiş Mahkemelerin baktığı ve sonuçlandırdığı davaların yeniden yagılamaya açılmasıyla ilgili bir düzenleme varken; bu açık açık tartışılıyor ve gerekli kanun düzenlemelerine ilişkin arayışlar varken Yargıtay’ın böylesine önemli davada karar vermede acele davranmasının anlamı var mıdır?

Ya da nasıl yorumlanmalıdır?

Yargıtay herhalde laboratuvar ortamında yaşamıyor, Türkiye’de olup bitenlere karşı habersiz değildir.

Sonuç olarak neresinden bakarsak bakalım 3 Temmuz süreci bir fırsat tepmedir. Bütün olumsuzluklarına rağmen buradan doğru bir şeyler çıkarabilmek mümkün olabilirdi. Ancak bu tercihli ve özel yol seçilmiştir.

Kişi olarak ceza yargılamasına dair şu temel ilkenin altının doldurulmadığını düşünüyorum.

Sanığın %1 bile olsa suçsuz olduğuna dair bir ihtimal varsa bu sanık lehine kullanılır.

Bu davada böyle bir ihtimal var mıdır? Kesinlikle vardır hatta daha fazlasıyla mevcuttur. Mesele bu temel ilkenin burada nerede uygulandığı eğer uygulanmadıysa nedenidir?

Açıklayabiliyorsanız sorun yok diyeceğim ama böyle bir kaygı da yok.

Ne diyelim, yarın size de çıkabilir.


Uzay Gökerman

http://twitter.com/uzaygokerman

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s