Kadınların gizemli hafıza bahçelerine girmenin yolu…


Bir erkek için en zorunun aşktan kaynaklanan tutkuyla bağlı ve çok sevdiği bir kadına tam anlamıyla ulaşamamak olduğunu yaşayarak öğrenmiş kişilerdenim.

Hiç kolay değildir bir kadınının neyi istediğini bilmek; seni veya bir başkasını nasıl ve neden sevdiğini hissedebilmek. Belki de sırf bu yüzden hep tam sınırlarda yaşadım.

Bir kadının düşüncelerinin bahçelerinde gezinmek nasıl bir şeydir hiç düşündünüz mü?

Yıllar önceydi; Karaköy şehir hatları vapur iskelesinde kitap da satan gazetecinin önünde durmuş, tezgâhtakilere göz gezdiriyordum. Bir süredir merak ettiğim kitabı orada görünce diğerleriyle ilgilenmeksizin onu elime aldım.

“Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordu. Dışarıdan kışın ilk sesleri geliyordu: Tek tük geçen arabalar ve eski otobüsler, poğaçacıyla işbirliği eden salepçinin kaldırıma konup kalkan güğümleri ve dolmuş durağının değnekçisinin düdüğü. Odada, lacivert perdelerin soldurduğu kurşuni bir kış ışığı vardı. Uyku mahmurluğuyla Galip, karısının mavi yorgandan dışarı uzanan başına baktı: Rüya’nın çenesi yastığın kuştüyüne gömülmüştü. Alnının eğiminde, o sırada aklının içinde olup biten harika şeyleri insana korkuyla merak ettiren gerçek dışı bir yan vardı. “Hafıza,” diye yazmıştı bir köşe yazısında Celâl, “bir bahçedir.” “Rüya’nın bahçeleri, Rüya’nın bahçeleri…” diye düşünmüştü o zamanlar Galip, “düşünme, düşünme, kıskanırsın!” Ama Galip karısının alnına bakarak düşündü.” (*)

Galip, amcasının kızı Rüya’ya çocukluk yaşlarından itibaren görür görmez tutkuyla âşık olmuş, belki de tüm ömrünü ona adamış, her geçen gün sevgisini büyütmüş bir erkekti. Biliyordu ki hiçbir zaman Rüya kendisine gönülden bağlı bir kadın olamamıştı. Rüya’nın hafızasında olup bitenler, Galip’in asla bilemeyeceği sırlara dolu yüksek duvarları içerisinin görünmesine asla izin vermeyen gizemli bir bahçenin içindeydi.

Galip, Rüya’yı renkli moda dergilerinde dikkatle izlediği erkek modellerden bile kıskanırdı. Birlikte el ele tutuşarak gittikleri eski ortaokulun bahçesinde karşılarına çıkan ve Galip’in tanımadığı Rüya’nın eski bir arkadaşıyla selamlaşmalarından sonra karısının dalgınlaşarak derin düşüncelere dalmasının da sebebini hiçbir zaman bilemeyeceğini de bilirdi. Merakla bekledikleri bir filmi izlemek üzere sinemanın girişinde karşılarına çıkan adamın Rüya için ne anlama geldiğini düşünürdü.

Bütün bunlar Rüya’nın sessizliğinin içinde sürekli hareket halinde miydiler? Belki de değildi, Galip Rüya’ya haksızlık ediyordu?

Öyle miydi?

Rüya’nın üvey ağabeyi, Galip’in amcasının oğlu, gazeteci, yazar Celâl “düşünme kıskanırsın” demişti ancak Galip’in başka bir işi yoktu ki merak ediyordu ve etmekte de haklıydı.

Bir akşam işten döndüğünde 19 kelimeden oluşan bir not karşılaşmıştı; Rüya evden ayrılmış, terk etmişti kendisini. Galip her zaman karısının gideceği işte bugünü beklemişti.

Sonrası İstanbul’un karanlık ve hiç bilinmeyen sokaklarında tutkulu bir arayışa dönüşecektir. Galip bir anda ortadan kaybolan biri karısı olan amcasının çocukları iki kardeşi ararken bir anlamda Rüya’nın da içinde olduğu o gizemli bahçeye girecektir.

Kısa bir süre sonra da kuzeni Celâl’e dönüşecektir. Çevresine onun gibi bakmayı öğrendikçe belki de karısıyla arasındaki o derin uçurum kapanacaktır.

Galip’le Söke’de tesadüfen karşılaştığımda Rüya ve Celâl’in Nişantaşı’ndaki Alaaddin’in Dükkânında vurulmalarının üzerinden tam 21 sene geçmişti. Bu tarihlerde neler paylaştığımızı belki daha sonra anlatırım.

İkinci sefer, Galip’i görmeye gitme nedenimse onun Rüya ile yaşadığı şeyin bir benzerini yaşıyor oluşumdu. Çok sevdiğim kadının geride ne bıraktığını düşünmeden ve umursamadan benden uzaklara gitmesiyle daha önceleri bu kadar derinlemesine düşünmediğim şeyler önüme gelmiş oturmuştu. Kafamdaki sorulara en iyi cevapları Galip verebilirdi, diye düşünmüş ve İstanbul’dan ayrılarak Söke’nin yolunu tutmuştum.

Kadınların gizemli hafıza bahçelerine girmenin bir yolunu bulmuş olmalıydı Galip.

Yanılmamıştım.

Belki hayatı boyunca hiç mutlu olamamış bir adamdı ancak yaşadığı büyük trajedi aynı zamanda bilinmeyenin kapısını aralayan bir tecrübeye dönüşmüştü.

Daha çocukken yaptığı bir seçimle tüm yaşantısını belirlemiş, sonra bütün ömrünü bu uğurda harcamıştı. Muhtemelen yıllarca kafasında gezinen tüm bilinmeyenlerin karşılığını bu süreçte aramış bir sonuca ulaşmıştı.

Bu muydu ya da yeter miydi veya değer miydi?

Açıkçası böyle bir şeyi ona sormaya çekiniyordum, belki daha sonra olabilirdi.

Önce kendi yaşadığım şeyi anlattım.

Galip, yıllarca üzerinde düşündüğü bir konuda son sözü söyleyen bir bilge edasıyla söze girmişti.

“Rüya ve Celâl’in peşine düştüğüm günlerin birinde adını ve yüzünü çoktan unutmuş olduğum Belkıs isimli eski bir okul arkadaşıma rastlamıştım. Anlattıklarından varlığımın yıllara yayılan platonik bir tutkuya neden olduğunu anladım. Kimse hayatını olduğu gibi ve kendisi gibi yaşayamıyordu. Kocası olarak seçtiği Nihat’ı bana, Nihat’la yaşadıklarını, benim Rüya ile aramızda geçenlere benzetmeye çalışması tuhaf olduğu kadar dramatikti.”

Burada bir tuhaflık da herkesin bir diğerinin hayatına özenmesiydi. Aslında kimsenin gerçek mutluluğu yaşayamıyor oluşuydu buradaki dramatik olan şey. Belkıs, gözünün önünde çok mutlu bir beraberlik olduğunu sanıyordu ancak baktığı yerde göremediği şey Galip’in de Rüya’ya ulaşamıyor oluşuydu.

“Belkıs anlatmaya başlamıştı;

‘Aynı sınıftaydık, bana senin Rüya’ya baktığın gibi baktırabilmiştim onu. Öğle teneffüslerinde, ben, Rüya ve öteki oğlanlarla birlikte Sütiş Muhallebici’nde sigara içerken, onun kaldırımdan, aralarında benim de olduğumu bildiği içerdeki neşeli kalabalığa kaygıyla göz attığını görürdüm. Akşamın erken bastırdığı acıklı sonbahar akşamlarında, üzerine apartmanların soluk ışıklarını vuran çıplak ağaçlara baktığımda, onun da bu ağaçlara bakarak senin Rüya’yı düşündüğün gibi, beni düşüneceğini bilirdim.’

“İnsanın kendisi olmasının ne kadar zor olduğunu bildiğini, söylemişti;

‘Geceyarıları sırtüstü uzandığım yatağımda uyuyamadan tavandaki gölgeleri seyrederken o başkasının yerinde o kadar çok olmak isterdim ki…’

“Başkası olmak istediği muhtemelen Rüya’ydı ve Rüya olduğunda aslında benimle birlikte olacağını hayal ediyordu. Ancak kadınların o gizli hafızalarında tam olarak ne olduğunu da bilmek mümkün değildir, evet, belki Rüya olmak istiyordu ancak tam da Rüya gibi değil;

‘Bazan, bu öteki insanı düşünmekten, kendi hayatımı onun hayatı gibi yaşamamaktan o kadar acı çekerdim ki, bir sinema koltuğunda otururken ya da kalabalık bir Pazar yerinde kendi dünyalarına gömülmüş insanları seyrederken gözlerimden yaşlar fışkırırdı. İnsanın niye kendi hayatını değil de, başka birinin hayatını yaşamak istediğini onca yıldan sonra da çıkaramıyorum, hatta niye şu ya da bu insanı değil de, Rüya’nın yerinde olmak istediğimi de çok açıkça söyleyemem. Hayatımın olması gereken asıl hayatın bir taklidi olduğunu, bütün taklitler gibi utanılması gereken, acıklı, zavallı bir şey olduğunu düşünüyordum. O zamanlar, bu mutsuzluktan kurtulabilmek için elimden yalnızca aslımı daha çok taklit etmekten başka bir şey gelmezdi. Sizleri düşünürdüm; Rüya ile Galip’i. Elimdeki ipuçlarına bakarak Rüya ile Galip o anda ne yaptığını düşünürdüm, öyle ki, bir iki saat sonra karanlık odadaki koltukta oturan kişinin ben değil Rüya olduğuna inanasım gelir, bu korkunç düşünceden müthiş bir zevk alırdım.’

“Belkıs’ı dinlerken o anda ister istemez Rüya’nın da bir başkasının yerinde olmak isteyip istemediğimi soruyordum kendime. Belkıs’ın kocası Nihat’a nasıl acıyorsam, Rüya’nın hayatında bir koluna girdiği bir adam olarak duran kendime de o kadar acıyordum.”

Böylece hayatımın ilk yarısını bir başkası olmak istediğim için kendim olamadan, ikinci yarısını da kendim olamadığım yıllar için pişman olduğum bir başkası olarak geçirecektim. İnsanın kendisi olabilmesinin bir yolu olmadığına kocamın ölümünden sonraki yalnızlık ve pişmanlık günlerinden sonra karar verdim.’

İnsan kendisi olamadığı ve hep başka hayatları taklit ederek yaşadığı bunu da tam olarak hissedemediği için bütün ömrünü mutsuzluk ve doyumsuzluk sarmalında boşa harcıyordu.

Belkıs kendi hafızasının bahçelerini açarak bir anlamda Rüya’nınkine giden yola da ışık tutuyordu. Rüya’nın hafızasının bahçesinden de ben de kendi karımın hafızasının bahçesine geçmeye, onu anlamaya çalışacaktım.

Ne çok zaman kaybetmiştik?

Kaybettiğimiz şey hem kendi hayatımız hem de birlikte kurmaya çalıştığımız beraberliklerimizdi.

O sırada şu kahredici soruyu kendime sormanın zamanı geldiğini fark ettim.

Ben kimin hayatını taklit etmeye, yaşamaya çalışıyordum? Kendim olarak kalabiliyor muydum?

(*) Kara Kitap – Orhan Pamuk

Görsel: http://instagram.com/zararsizhaller

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s