Genel Seçimlere dair; kimin için oy kullanıyorsunuz?


Yarın Türkiye çok önemli bir seçim yaşayacak. Bir taraftan yeni düzenlemeye göre ilk defa “Cumhurbaşkanı-Başkan” seçilirken, diğer yandan Meclis’teki yapı da bu doğrultuda şekillenecek.

1977 yılından beri seçimler çok yakın ilgi odağım olmuştur. 8 yaşında bir çocuktum ve “politiktim.” Bugün 8 yaşındaki bir çocuğun aynı ilgiyle seçimleri takip edip etmediğine emin olamıyorum. Çünkü o yaşlardan itibaren çocuklar politikadan çok daha keyif verici araçlara yöneliyorlar.

1977 seçimlerinden CHP-Ecevit çıkmıştı. Bu seçim 12 Eylül öncesindeki son genel seçimler olması bakımından da önemlidir.

Türkiye’de çok partili hayata geçtikten sonraki  seçimlere dair tüm sonuçları dün paylaşmıştım. (1)

1977

CHP %41,4 oy oranı ile çıktığı seçimlerden ancak diğer partilerden bedel karşılığı transfer ettiği milletvekilleriyle “topal ördek” kıvamında hükümet kurabilmiş o da 2 sene sürmüş, yerini Türkiye’yi 12 Eylül’e sürükleyecek Milli Cephe Koalisyonuna bırakmıştır.

12 Eylül’den sonra Türkiye Can Kozanoğlu’nun deyimiyle “Cilalı İmaj Devri” ayarında bir siyasi ortamda seçimlerini yapmıştır ve bana göre hiçbir dönemde 1977 yılındaki “politiklik” seviyesine ulaşamamıştır.

Türkiye’nin genel ve temel sorunu da işte bu politiklik anlayışı çerçevesinde düğümlenmektedir.

Politik olmak “sınıf” bilincine göre hareket etmeyi gerektiren bir durumdur.

Sınıf bilinci özellikle 12 Eylül döneminde tamamen yok edilmeye çalışılmış ve başarılı da olunmuştur.

Bu bilincin devreye girmesi için maddi şartların belirli seviyelerde olması gerekir; ancak bu seviyenin de kendiliğinden gelişmesi doğal olandır.

Türkiye kapitalist bir ülke olmasına karşın AKP dönemine kadar “kapitalist” gelişimini tam anlamıyla tamamlayamamıştı.

Devlet aygıtı ekonominin içinde “devletçilik” modeliyle yer alıyor ve bu durum kabul görmüyordu; liberal aydın kesimi bunu yıkmayı kendisine amaç edinmişti.

(Bu konuda bir çok yazı yazdım, Türkiye/Siyaset başlığı altında okuyabilirsiniz.)

Erk” sahibine teslim edilmeliydi.

Vesayetçi” demokrasi modeli de siyaseten “devletçiliği” tamamlayan bir unsurdu; kapitalizmin gelişmediği her ülkede olduğu gibi…

İlginçtir devlet eliyle yaratılan ekonomik modele bağlı vesayetçi siyaseti yıkmak için siyaset aygıtını ele geçirip, buradan da maddi koşulları sağlayacak bir sermaye sınıfı oluşturulup, sonrasında da bu bu sınıfın ekonomisinin üzerine yepyeni siyaset alanı oluşturmayı hedefleyen bir düşünce akımıyla hareket edildi.

FETÖ’nün etrafındaki bütün düşünce yapısı böyle örgütlendi.

Ve liberal aydınların istisnasız büyük bir kısmı da bununla başka başka mecralarda ittifak kurdu.

Bu ülkenin en önemli sayılacak aydınlarından birinin yakın dönemde “Baransu’nun gazeteciliğini beğendiğini” ifade etmesi sürecin nasıl yaşanıyor olduğunu tipik göstergelerindendir; utanç vericidir.

Devletçilik=Kemalizm” denkleminden hareketle ve tuhaf bir saplantıyla “vesayetçi” olarak görülen tüm kurumlara saldırıldı.

Çarpık düşünce yapısı kendisini 15 Temmuz’da yıllarca askeri vesayete karşı mücadele edenleri bir anda darbecilerin etrafında toplayıverdi.

Maddi şartlarınız uygun değilse, buna göre sınıfsal ayrımlarınız belirginleşmemiş, aydın dediğiniz kişiler de tüm bunlardan kopuk saplantılı şahsiyetler olarak oyunun içine dahil olmuşlarsa buradaki ilişkilerden ya da siyaset modelinden sağlıklı sonuçlar çıkması beklenmemelidir.

Karikatürize ediyorum çünkü sayfalarca dolusu yazacak ne zaman ve ortam var.

Siyaset ya da politikleşme bugün mevcut iktidarın en üstündeki kişinin kimliğine düğümlendi kaldı.

Bu aslında siyasetsizliğin, apolitikliğin net ifadesidir.

Siyaset karşıtını doğurur ancak politika karşıtınızın eylemlerine göre yapılamaz; bu gündeliktir.

Öncelikle herkesin ağzına pelesenk olan şu demokrasi kavramından başlamak gerekirse; iyice atomize olan, parçalandıkça hayattan keyif ve zevk almayan, dünya görüşünün kendi bencil alışkanlıklarına göre şekillendiği, zirveye bireyciliğin/varoluşçuluğun hatta nihilizmin (2) bayrağını çeken kişilerin ajandalarında demokrasi olduğunu iddia etmek fazla saflıktır.

Demokrasi dediğimiz şey; anlık merhamet ve acıma duygularını besleyen “şartlı” refleksler haline gelmiştir.

Sosyal hayatın en alt seviyelerde bencillik, çıkarcılık birincil davranış halini almıştır.

Bunu sadece mevcut iktidarın yarattığı tutum olarak göremezsiniz; çünkü sıradan bir Avrupa ülkesine gittiğinizde de üç aşağı beş yukarı yaşananlar bu seviyelerdedir. Bunu 1980’lerden sonraki edebiyat, sinema eserlerinde okuduk, izledik. Bize yabancıydı, anlayamıyorduk ya da anladığımızı sanıyorduk fakat öyle değildi; işte tam da bugün bizim yaşadığımız gibiydi.

614774

30 yıldır Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren Avrupa ve Amerika devletlerinde konformizmle hareket eden pek demokrat bireylerin hayat anlayışının, sanki Norveç’teymiş gibi bugün bizim ülkemizdeki hakim bakışa dönüşmesi de maddi değil, çok kötü kopya taklittir.

Türkiye’de son 30 yılda tüm düşünsel faaliyetler durmuştur.

Fikir üretilmemektedir.

Daha kötüsü hayal bile kurulamamaktadır.

Sıradan bir kişiyle oturup konuştuğunuzda neye inanıyor olduğunu anlamanız mümkün değildir; çünkü zaten o kişinin kendisi bile neye inandığını bilmemektedir.

Demokrasi sorunu bugün ülkeyi kimin yöneteceği eksenine indirgenmiştir.

Ancak demokrasinin anlamı içini boşalttığımız biçimde bu değildir.

Kendinizi aldatmayın.

Mesele sosyal medyada duyarlılık göstermek, bir iki paylaşım yapmak, her şeye muhalif olmak ve daha da kötüsü dalga geçmek değildir.

Hayatı bu şekilde değiştiremezsiniz; olsa olsa bu birilerin değiştirdiği ve neye hizmet ettiğini anlamadığınız sürece omuz vermektir.

Girişte 1977 seçimlerden ve politik olmaktan söz etmiştim.

40 yıl önceki bu seçimde CHP ile AP’yi birbirinden ayıran şeyin ne olduğunu 8 yaşında bir çocuk olarak bilmiyordum.

CHP kazandı ve ülke iki yıl boyunca yokluklar içinde yönetildi.

Üstelik sokaklarda insanlar öldürülüyordu.

1979’da Milli Cephe Hükümeti geldi, kuyruklar bitti; ancak bambaşka sorunlar ortaya çıktı, darbe oldu.

Bir gün önceki benzin, sigara, margarin kuyruklarına ne olmuştu bilmiyordum. Sonraları öğrendim. Üzerine çok düşündüm ve bu oyuna bir daha dahil olmayacağımı kendi kendime söyledim.

Yarın yapacağımız dönemsel seçimlerde kullanacağımız oyların son 40 yılda olduğu gibi aslında “bizim” için hiçbir anlamı yok. Çünkü bunlar kendimize ait bir iradenin ürünü değiller ve yabancılar.

Verdiğimiz oyların karşılığı o sandıktan  istediğimiz iradenin kazanması halinde Pazartesi günü tüm hayatımızı olumlu anlamda etkileyecek değişimlerin olmasıdır.

12 Eylül’ün ilk icraatlarından biri hiç unutmuyorum; çalışanların yıllık ikramiye sayılarını 6’dan 4’e indirmesiydi. Çoçuk aklımla “neden” diye sormuştum.

Aradan geçen 40 senede geriye ne ikramiye kaldı ne çalışanların hayatına dair bir avantaj.

Bu kısır döngüden kurtulmak için başka şeyler de yapmak zorunda olduğumuzun farkına varılması gerekiyor.

(1) https://uzaygokerman.org/2018/06/22/turkiyede-genel-secimler/

(2) https://uzaygokerman.org/2011/05/31/turkiye%E2%80%99deki-yeni-%E2%80%9Cnihilizm%E2%80%9D/

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com

 



Kategoriler:Siyaset, Türkiye

Etiketler:, , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: