Solun sonunu getiren “Üçüncü Dünya Demokratlığı”


Kavramları birbirlerinin içine karıştırıp, birini diğerinin yerine kullanarak çok büyük yanlışlıklar yaratılıyor. Özellikle bu alışkanlık son yıllarda sıkça yapılmaya başlandı.

Örneğin, ulusalcılıkla solculuk aynı şeyi ifade etmek için zaman zaman birbirinin yerine kullanılıyor bugün.

Batı normlarına uygun sistem yaratmaya çalışan ve bunun için sınıfsal çelişkilerden yoksun bir korporatizmle birleştirici rol üstlenen ilerici bürokratların solcuymuş gibi gösterilmeye çalışılması çok ciddi bir kavramsal yanlışlık yaratmaktadır.

Bir şarkı sözünden alıntı yaparak aslında Türkiye’de neyin eksik olduğunu daha çarpıcı bir şekilde gösterebiliriz. Bulutsuzluk Özlemi’nin 1990 tarihli Uçtu Uçtu Albümündeki Acil Demokrasi şarkısı ilginçtir sanki yirmi yıl önce tam da bugünkü tartışmaların üzerine cuk otursun diye yazmış bu şarkıyı.

Olağanüstü haller,
Geçiş dönemleri,
Sıkıyönetimler,
“Simdi sırası değil”ler,
Fikir suçları,
İdam cezası,
141-142
Adalet Mülkün Temeli
Çelişkiler keskinleşsin diye
Böyle mi geçsin ömrüm?
Acil demokrasi… 

Türkiye’nin temel sorunu modernleşme hareketinin başladığı zamandan bu yana batı toplumlarının yaşadığı “çelişkilerin keskinleşmesini” bir türlü doğasına uygun şekilde doğru yaşayamamış olmasındandır.

Türkiye’deki temel çelişki 1830’lu yıllardan yakın zamana kadar ilericilik-gericilik ekseninde kalmıştır. Osmanlı’da burjuva sınıfı gelişmediği, var olanların dışa bağımlı veya ilişkili azınlıklardan (komprador) vs. oluştuğu için ülkenin modernleşme ve yenileşme çalışmalarını hanedan ile çatışmaya giren devlet bürokrasisi (işte burada hanedan ile bürokrasi bir anlamda temel çelişkiyi yaratmış oluyorlar, bürokrasi bunu kimin adına yapmaktadır” sorusu anlamlıdır. İlk anayasamız olan Kanuni Esasi’yi Abdülhamit’e kabul ettiren Mithat Paşa bir devlet adamıdır.) üzerine almıştır.

Kuşkusuz modernleşme devlet içinden yürütüldüğü için askerler de bu eylemin içinde aktif rol almışlardır. Çünkü savaşlarda ön saflarda askerler vardır ve batının modern ordularına geleneksel askeri yöntem ve silahlarla karşı koyamamışlardır; kazanmak için “onlar” gibi olmak gerektiği ana fikrini geliştirmişlerdir.

Ayrıca devlet bürokrasisi ilerici adımları yaptırabilmek için ister istemez ordunun desteğini aramış, ittifak yapmış; bu ilişki zaman içinde ister istemez tavuk ve yumurta döngüsüne dönüşmüştür.

Cumhuriyetin kendisi de böylesi bir modernlik arayışıdır. Kemalizm bir taraftan anlattığımız ilişkinin yapısal yerleşmesini sağlarken diğer taraftan da Türkiye’nin kendi burjuvazisini oluşturmak aslında sistemin doğru temeller üzerine oturması için de çalışmasını sürdürmüştür.

Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları bir anlamda yerli burjuva sınıfının zenginleştirilmesi süreciydi. Türkiye’de her zaman olaylar tartışıldığı; neden sonuç ilişkisi hiçbir zaman gözlemlenmediği için aslında tarihte yaşanan olayların ne anlama geldiğini yeterince konuşamıyoruz. Sağ olsun bugünün liberalleri de bunun üzerini örmek için olağanüstü çaba harcıyor.

Türkiye’de asker-sol ilişkisinin kurulmasına neden olan tek bir olay vardır; 50 yıl önce yapılan 27 Mayıs askeri darbesidir. 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü düşünceler, DP anti demokratik iktidarının asker eliyle yıkılması nedeniyle ordunun sol karakteri üzerine bir yanılsama oluşmuştur. Bundan sonraki hareketler beklentinin ötesine geçmemiştir. Bugün Ordu’yu göreve çağıran zihniyet de bunun tekrarıdır.

Ancak ne 27 Mayıs ne de bir başka darbenin solla ilişkisinin olmadığı hatta bizzat ABD tarafından yaptırıldığı çok net olarak görülmüştür.

1 Mart 2003 Irak tezkeresinin mecliste reddedilmesinden sonra savaşın ABD’li mimarının kendi çıkarlarının yerine getirilebilmesi için Türkiye’de bir süreliğine demokrasinin askıya alınabileceğini tartışabilmesi de dinamiklerin nasıl çalıştığını anlatması bakımından çok anlamlıdır.

Bürokrasi ya da asker bir sınıf değildir. Bu nedenle de sosyal çelişkileri onlara dayandıramazsınız. Araç olarak kullanırsınız.

Türkiye’de bugün olan şey, gelişen, ayakları yere basan, hâkimiyet ve hegemonya kurabilecek güce ulaşan burjuvazinin bütün araçlarla iktidarı teslim alma sürecidir.

Tam da bu noktada demokrasi mücadelesinin neresinde durulacağı önemli bir karar yeridir.

1989 öncesinde “reel sosyalizm” deneyimini yıkmak için liberalizmle ittifak yaparak, burjuva demokrasisinden yana taraf olan sosyalistlerimizin özellikle 1991’den sonraki gelebildikleri nokta “siyasal liberalizm” olmuştur. Reel sosyalizm sonrasındaki sürecin takibini “kuramsal planda” yapmamaları da aslında çizgilerinin ne olduğunu göstermektedir.

Bu anlamda dünün solcularının, sosyalistlerinin saf alışlarına göre bugün içinde bulundukları mücadelenin ne olduğu anlaşılmalıdır.

Kısacası bugün yaşanan değişim tamamlandığında ki eşyanın doğasına uygun şekilde ister istemez gerçekleşecektir, solun sonunu getiren bu üçüncü dünya demokratları ne yapacaktır?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s