Caz Üzerine…


Müzik, insan ruhunun ses haline gelmiş şeklidir, ” diye bir tanım yapsak bir sürü gereksiz söz söylemekten daha anlamlı bir şey yapmış oluruz; derinliklerimizde yatan sırrın en güzel ifade ediliş yoludur, bu; ve bütün giz “la” sesinin titreşimindedir, hüzün de oradadır, sevinç de, haykırış da, umut da, aşk ve duygu da. Ruh bütün güzelliğini ve saflığını müziğin doğaçlamasına üfleyiverir; o, Krishna’nın flütünde, Mevlana’nın neyinde, Miles Davis’in trompetinde, Jan Garbarek’in saksafonundaki ezgidir.

“Caz!”

Nedense “bizde” irkilme yaratan sözcük olarak algılanıyor. Çoğunlukla da “caz yapma!” ile birlikte anılıyor; “kafa ütüleme, biraz sus, çok konuştun, ” demek yerine de kullanıyoruz. Demek ki, cazın içinde kafamızın düzenini hatta rahatını bozan bir şeyler var. Bu gerçekten böyle mi? Yavaş yavaş o dünyanın içine doğru yolculuğuma başlayalım.

“Caz Yapmak!”

Caz kelimesinin neyi çağrıştırdığını biliyoruz; ama caz nedir? Modern tanımlamaların hepsi “doğaçlama ile yapılan müzik” paydasında birleşiyor. “Modern tanımlamalar” ne ile ilgili olursa olsun artık “tarihsel süreçle” ilgilenmiyor. Bu nedenle de bir çok kavram kökünden koparılmış bir şekilde algılanıp, zaman içinde de anlamını yitirebiliyor.

Caza giden sürecin başlangıcındaki yer “vahşi” Afrika. “Uygar dünyanın” beyaz insanları Afrika’yı keşfe başladıklarında balta girmemiş ormanların derinliklerinde simsiyah, adam yiyen, görünüş olarak kendisine benzese de davranış ve kültür olarak hiçbir ilişkinin olmadığı “bu” vahşilerle karşılaştılar. Kısa bir süre sonra da üstün zekalarıyla vahşilerin köle olarak kullanılabileceğini farkettiler. Günümüze kadar ulaşan ırk ayrımcılığının köküne burada rastlıyoruz.

Afrikalı’nın kendine özgü müzik aletleri, müzik anlayışları ve gelenekleri vardı. Bu noktaya gelmişken biraz metafizik cümleler kurabiliriz; Afrikalı her türlü teknolojik gelişmeden uzak yaşarken ruhu ile çok daha yakın ilişkiler kurabilme şansına sahipti. Modern zamanların depresif hayatında hepimiz çevremizi saran maddi varoluşun içinde kaybettiğimiz, etrafını sıkı sıkı duvarlarla ördüğümüz ruhumuzu bulmaya çalışırken, bu son cümleyi daha kolay anlayabiliriz diye düşünüyorum. Afrikalı için müzik ruhsal bir yolculuk, bu nedenle de doğaçlamaya dayali, kendiliğinden gelişen bir yönteme, ritüele sahipti.

Beyaz Adam ilk tuzağını kurup, vahşileri avlamaya başladığında böyle bir hayatları vardı. Yakalanan siyah insanlar, doğdukları yerlerden koparılıp, gemilere bindirilirken muhtemelen “çırılçıplak” vaziyetteydiler. Hiçbir zaman anlayamayacakları bu yolculuğa çıkarken, beyaz adama “izin verirseniz, kişisel eşyalarımı almak istiyorum” deme özgürlüğüne de sahip değillerdi. Bu nedenle müzik yapmak için kullandıkları bütün aletleri Afrika’da bıraktılar. Beyaz Adam özgürlüğünü elinden almıştı.

Klasik anlamda, caz ilk kez köleleştirilen bu siyah insanların, uygar dünyaya taşıdıkları geleneklerinden doğmuştur. Cazın en önemli türü olan “Blues” dediğimiz şey bizim sosyolojik anlamda adlandırdığımız, “kır ile kent hayatı arasına sıkışmış, acı çeken insanın müziği” arabesktir. Bizim anladığımız anlamda arabeskle temelde aynıdır; ama biçimde, ifade ediş tarzında çok çok çok farklıdır. Siyah insanlar bir taraftan modern dünyanın içinde karşılaştıkları müzik aletleri, diğer taraftan da zihinlerinin içine kazınmış geleneksel “vurmalı çalgılar enstrümanları”yla, ruhlarında kopan fırtınayı ölümsüzleştirdiler. Uygar dünya onların şekilsel olarak inançlarını teslim alırken, kilisesinin siyah geleneklere dönüştürülmesine engel olamadı. Siyah insanlar ölülerini yüzyıllar önce nasıl ruhlar alemine gönderiyorlarsa, yüzyıllar sonra benzer şekillerde ritüellerle uğurlamayı sürdürüyorlar.

Günümüzde caz bundan çok farklı bir şeydir. Caz dönüşürken etrafındaki tüm müzik türlerini de etkilemiş, değiştirmiş, ilham vermiş ve nihayetinde dönüştürmüştür.

Müzik yapmada iki temel unsur vardır. Bunlardan birincisi çalmış olduğun enstrümana hakim olup, ustalaşmak; diğeri de sanatçı için belki birincisinden de önemli olan; yaratım sürecinde derinliğimizde yatan manevi dünya ile bağlantıya geçebilme becerisini gösterebilmek. Yoksa asla 9. Senfoni gibi bir eser kulakları duymayan Beethoven tarafından bestelenemezdi, ya da sağlığını yitirmiş Hendel’in Messiah Oratoryosu yazılamazdı.

Sadece sanat yapan kişinin bildiği ve bağlantı kurduğu bir yerden söz ediyorum. Eser, artık o her ne ise, orada sanatçı tarafından yakalanır; bu tamamen meditatif bir bağlantı halidir, dünyanın geri kalanı ile ilişki tamamen kesilir, ruhun derinliklerinde şekillenen şey, bir süre sonra duyulabilen, görülebilen, okunabilen ya da dokunulabilen bir hal alır. Bunun için de yaratım sürecindeki ruhun doğru yerde ve doğru zamanda orada olması gerekir. Bu sadece sanatçı tarafından algılanabilen ve anlaşılabilen süreçtir.

Cazda da elbette diğer müzik türlerinde olan bir disiplin, düzen, sistematik; nota vardır; fakat özünde doğaçlama ile yapılageldiği için yukarıda anlatmaya çalıştığım şeyin en kolay yaratım yolu cazın içinde şekillenir. Günümüzde cazın en sevilen, başlangıcındakinin aksine her tür milletten, halktan etnik kimliğin yapabildiği müzik türü olarak anılmasının ve her zaman yaşayacak olmasının özünde böylesi özgürce bir yaratım anlayışı vardır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s