Kırsala Dönüş Projesi


70 yılların ilkokul kitaplarında Türkiye; “tarıma dayalı” kırsal nüfusun ağırlıklı olduğu, sanayileşme halinde bir ülke şeklinde tanımlanırdı. Yüzde ile ifade edildiğindeyse % 40 sanayi işçisi, geri kalanının da tarlasında çalışan köylü nüfus gösterilirdi. Hemen arkasından da bu oranın batıdaki gibi terse döndüğünde gelişmiş ülkeler sınıfına atlayacağımız bilgisi öğretilirdi, minik beyinlere.

Kuşkusuz 1980 darbesi bu yönde atılmış bir adımdı. Sonrasında kurulan askeri hükümetler olsun, Özal’la başlayan sivil hükümetler olsun, hepsinin başlıca programları sanayinin gelişip, ülkeyi köy görünümünden kurtarmak üzerineydi.

1950’den beri sürekli iktidarda duran temel ideoloji ve program hep sanayileşme üzerine olmasına rağmen nedense sürekli kırsal kesimden gelen oylara dayandı durdu. Bu Türkiye’nin açıklamakta zorluk çekeceği bir paradoksudur. Gariptir; ama gerçektir.

Sanayileşmeyi sağlamak üzerine kırsalın oylarıyla hükümet olanlar bir taraftan da o kırsalı yok etmeye çalışanlardır.

Yine 50’li yıllardan itibaren milat koyacağımız “köyden kente olan göç” hızını arttırarak devam ediyordu. Ülkenin her tarafında plansız, programsız ve kendiliğinden bir gelişim yaşanıyordu.

Kış ayları içinde Ankara’nın bir gecekondu semtinde yıkım vardı. Yıllarca o insanların oraya konmasına göz yumanlar Ankara’nın karlı soğuk kış gününde yaşlı, kadın çocuk demeden herkesi açıkta bırakan planlı şehir anlayışına sarılmışlardı.

Popülizmin bittiği yerde başlayan merhametsizlikti.

Biz burada haksız yere devletin milletin toprağına konmuş insanların yaptığı şeyi savunuyor değiliz elbette. Ama bunun da bir yolunun yordamının olması gerektiğini söylemeye çalışıyoruz.

Almanya’dan yaşanmış bir tecrübe

Çok çarpıcı küçük bir örnek vereceğim. Almanya, Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında bütünüyle yıkılmıştı ve iş gücü eksikliği yaşıyordu. Bu açığı hepimizin bildiği gibi yabancı işçilerle kapatma yoluna gitmişti; Türkiye bu alanda en fazla işçi ihraç eden ülke konumundaydı; büyük bir ekmek ve şans kapısıydı.

Almanya, o dönem ülkesine gelecek insanlar için orta sınıf düzeyinde kentsel bölgeler planlamış, konutlar inşa etmişti. İstanbul’u gecekonduya dönüştüren kırsal kökenli insanımızın bir kısmı da Almanya’ya gitmişti. Belki bir iki istisna vardır; ama Almanya hiçbir zaman gecekondulaşmamıştır. Bunun gerisinde çok büyük bir derinliği olan kent kültürü yatmaktadır.

Türkiye’ye dışarıdan empoze edilen “siz gelişmemiş bir ülkesiniz” paranoyası eşliğinde yükselen bir an önce aradaki farkı kapama telaşı, hesapsız, plansız, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” liberalizmini (liberalizm hala aynı şekilde anlaşılmayı sürdürmektedir) yaratmıştır.

Kuşkusuz sanayileşen ülkelerin şehirlerinde de buna benzer görüntüler oldu. Ama bilgi ve tecrübe dediğimiz şey ne için vardır? Sanayileşirken içten yanmalı motoru icat etmeye çalıştık mı? Olduğu gibi ülkemize getirdik. Fabrikalar, bant şeklindeki üretim tarzları, her şey batıdakinin (sanayileşmesini tamamlamış) aynısı olarak ülkemize geldi.

Peki, neden bir şehir planlamacılığı geri plana atıldı da bize çarpık gelişim miras kalabildi?

Konumuz bununla da bağlantılı ama biz şimdi bunu tartışmıyoruz.

Türkiye şehirlerine topladığı ve sanayi kuruluşlarında çalıştırdığı kırsal nüfusuyla kentleştiği ya da endüstrileştiği gibi “yalancı bir istatistiğe” kavuştu bugün.

2001 Krizi Sırasında

Köyünden kopamamış, yaşam biçimi, gelenek ve görenekleriyle, inancı, alışkanlıklarıyla kırsal; ama çalışma tarzı, üretim ilişkileriyle kentli. Bu çelişki ülkemizin en büyük paradokslarından bir tanesi olmuştur. Gariptir ki, aynı zamanda batının ya da doğru ifade şekliyle emperyalizmin Türkiye üzerinde oynamaya çalıştığı oyunu bozan büyük bir panzehir gibi de davranmıştır.

Hatırası henüz çok taze olduğu ve hepimiz üzerinde derin izler açtığı için örneklememiz kolaydır; 2001 ekonomik krizi bu anlamda çok şey göstermiştir.

Sistem, kendisine direkt bağlı ve onun üzerinde tasarruf edebileceği insanlar yaratmak istemektedir. Nedir bunlar? Sürekli bir iş güvencesi olmayan, bir taraftan borçlandırılmış, aylıkçı.

Örneğin, Türkiye gibi “Asyalı”(1) ülkelerde ara sınıf gibi duran güçlü bir esnaf fenomeni vardır. Benim yorumum, 2001 krizi bir anlamda esnafın zayıflatılması, etkisinin azaltılması üzerineydi. Türkiye önceki krizlerde olduğu gibi yine çok fakirleşti, zenginlikler bir yerden bir başka tarafta daha önceden “tanımlanmış merkezlere” yönlendirildi; fakat bir şey yok edilemedi. Türkiye ona direnç gösterdi. Kırsal bağlarını koparmamış insanımız, aç kalmaktan kurtuldu. Fakir kaldı yine; ama planlanan şey bir kere daha gerçekleştirilemedi, eksik kaldı.

Peki, bizim sanayi dediğimiz şey ne? Gerçekten tanımları doğru yapabiliyor muyuz?

Yeri geldiğinde bir kaç kere sözünü etmiştik. Türkiye, giderek özelliğini yitirse de tekstil üzerine güçlü bir endüstri kurmuştu. Tekstil çok güçlü bilgi birikimi gerektirmeyen bir sektördür. En azından işçisi için bunu söyleyebiliyoruz.

Ülkemizde kayıtlı olduğu bilinen 800 bin tekstil çalışanı vardır. (Sayılar değişmiş de olabilir. Bir kaç sene öncesinin verileri bunlar) Fakat tekstil işverenlerinin zirvesinde bu rakam 2 milyon olarak dile getirilmiştir, sendika verileri ise bunun 3 milyonun üzerinde olduğunu işaret ediyor. Yani hala bir kayıt dışı iş hayatı olduğunu anlıyoruz. 3 milyondan hareket ederek, ortalama rakamla yaklaşık 10 milyon insanın bu ülkede tekstilden gelen para ile yaşadığı sonucunu çıkarabiliriz.

Peki, kayıtlı işçi sayımız ne kadardır?

İstatistik verilere göre, 5,5 milyona yakın kayıtlı işçimiz var. Resmi rakamlardan hareket ettiğimizde tekstil işçisi % 15 gibi yüksek bir orana denk gelmektedir. Ayrıca ilave etmemiz gereken husus, yine kırsal kökeninden kopmamış insanlarımızın bu sektördeki yoğunluğudur. Ancak bir gerçek var ki tekstil bitmektedir.

Elbette Türkiye’de “sanayi işçisi olup da kırsal kökeni ile ilişkisini koparmamış insan sayısı” diye bir veri yok. Biz bunu ancak tecrübelerimizden, çevresel bilgilerimizden çıkarabiliyoruz.

Nereye varmaya çalışıyoruz?

Genetik Tarım

Hepimizin farkında olduğumuzu umduğum bir gerçeklikten söz ederek devam edelim. Ülkemizde tarım artık organik yollar izlenerek yapılmamaktadır. Nereden anlıyoruz bunu? Çünkü artık “organik tarım” diye bir olgu var. Örneğin pazara gidiyorsunuz, bir kilo domates almak istiyorsunuz, pazarcı diyor ki;

“Şu domatesler 1 TL, ama organik domates almak isterseniz 2,5 TL.”

Hatta bizim bildiğimiz semt pazarlarında organik domates bulmamız da her zaman mümkün olmuyor. Organik domates satan özel pazarlar kuruluyor.

Çiftçimiz, yapay yollarla üretilmiş, genleriyle ile oynanmış, cinsiyetini yitirmiş ve standart ürün veren fabrikasyon tohumlama yöntemiyle kısırlaştırılmış bir tarıma yönlendirilmiştir. Eskiden, karpuzun içinden çıkan çekirdek kavrulup, yenilebilirdi. “Eskiden” karpuzun içinden yememizi güçleştiren çekirdek çıkardı. Anneannemiz, “çekirdeklerini yutma apandisit olursun” diye bizi uyarırdı. Gün geldi ki, artık o karpuzlardan çekirdek çıkmaz oldu.

Özallı yılların en renkli günleri Çikita muzun geldiği zaman dilimiydi. Soframıza giren ithal kireç tadındaki beyaz peyniri unutabilmemiz mümkün mü? Ama Hollanda’nın İsviçre’nin, Fransa’nın o meşhur peynirleri hala çok pahalıydı ve biz onu alacak paraya zaten sahip değildik.

Türkiye’de bugün çiftçi ekinini ekmesin diye para veriliyor. Neden? Daha ucuzu ve verimli olanı yurtdışında getirilebiliyor. Bırakın organik tarımı, tarımın kendisini bile arar hale geliyoruz bu noktada.

Türkiye’nin birçok sorununu buralarda tartışıyoruz. Amacımız farklı bakış açıları geliştirip, hep gördüğümüz pencereyi bir süreliğine kapatıp, yeni bir pencere daha açabilmek.

Bir pencere daha açılabileceğine kendimizi inandırmak!

İtiraf etmek gerekiyor ki, seksen yıllık cumhuriyet döneminde tarım için reform niteliğinde şeyler hiç yapılmadı. Amaç “köylü” görüntüsünden kurtulmaktı. Bu nedenle köy uzakta ve orada duran; ama nedense gitmesek de kalmasak da yine “hep” bizim olan bir şey olarak kaldı.

Yıllarca Karadeniz’de doğanın zaten bize verdiği fındığı, çayı, tütünü, buğdayı hiçbir iyileştirme yapmadan ve toprağını yok ederek kullandık durduk. Üzerine bir şey ekleme düşüncesinde olmadık. Fındıktan, çaydan, tütünden, zeytinden ya da üzümden kazandığımız arsaya, binaya ya da otomobile dönüştü; şehirde tüketildi. Türkiye, cumhuriyet kurulduğunda fakirdi; paraya ihtiyacı vardı. Bu nedenle “köylü, milletin efendisiydi.” Çünkü onlar üretiyordu; köyden gelen artı değer şehirde sanayiye dönüştürülüyordu. Bu efendinin sömürülmesine, kaynaklarının tüketilmesine dönüştü.

Girişte endüstrimizin aslında “sanayileşememiş bir nüfus” barındırdığından söz etmiştik. Ayıp değil. Belki yanlış da değil. Zaman zaman bu unsurun Türkiye’yi koruyan bir yapı gibi davrandığını unutmamak gerekiyor. Bu olgunun sosyolojik bir fenomen olduğunu söylemeliyiz.

Denge, kâinatın biricik varoluş şeklidir.

Dengelerin ortadan kalktığı zamanlarda maddesel olsun, tinsel olsun ya da ruhsal olsun her ne ise yeni denge halini alıncaya kadar sarsıntılı bir süreç yaşanır.

Türkiye’de insan doğasına aykırı bir dengesizlik durumu vardır. Ayrıca, sloganlaştırarak yaşamaya devam ettirdiğimiz bir düşünce mekanizmamızı eklemeliyiz. Uğur Mumcu’nun çok güzel özetlediği bir şey vardı; “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak.” Bizi determinist hamlelere götüren fikirlerden söz ediyoruz.

“Gelişmeliyiz” dediğimiz anda yaratılan o büyük ve yıkıcı güç, önüne gelen her şeyi imha etme şekline dönüşmektedir. İşaret parmağının kent haritası üzerine dolaştığı yeri yok eden güçten söz ediyoruz burada da.

Kırsalı Canlandırma Projesi

Türkiye’de planlı ve programlı bir kırsala dönüş projesi gerçekleştirilmelidir; tekrar “köylüleşmek” demek şeklinde algılanmamalıdır.

Bugün şehirlerimizde yaşayan ve kent kökenli olan birçok insanın şehir hayatında sıkılarak kendisini doğaya atmasına benzer heveslik bir şeyden söz etmiyoruz elbette. Ama bunu işaret edip, altını çiziyoruz.

Türkiye’de sanayileşme süreci içinde en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey mesleklerin ve yaşam kültürlerinin bir kuşaktan diğerine tam olarak aktarılamaması. Bunu sadece kırsallık içinde söylemek ve sınırlandırmak istemiyorum. Doktor babanın çocuğu müteahhit oluyor. Müteahhit başka bir çocuk yetiştiriyor. Ama bir şey standart kalıyor; vasıf seviyesi düşük işgücü yine aynı şeye dönüşüyor.

Şehirde bir çeşit “arabesk” kültür yaratan ve kendisine olduğundan çok topluma yabancılaşan; mutsuz ve yaptığı işten memnun olmayan, sevmeyen; şehrin bir grup insanına sunduğu o zenginlik hayali ile yaşayan; başta söz ettiğimiz gibi o vasıfsız işgücü enflasyonunun içinde asgari ücrete mahkûm, hatta kayıt dışı duran, bu haliyle yarı “köleleşen” insanların içinde bulundukları kısır döngüyü kırmalarının yolu, kırsala dönüp, asli özleriyle tekrardan buluşmalarıdır. Hem onların hem de Türkiye’nin böyle bir harekete ihtiyacı vardır.

Yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak için açıklamada fayda görüyorum; “Kırsala Dönüş Projesi” bir tersine göç hareketi olarak tasavvur edilmemelidir. Kırsalın tanımının genişletilip, kırsalda üretilen değerin orada kalmasına özen gösterilip, cazibe merkezleri geliştirilip, yetkinleştirme çalışması yapmaktır. Köyü kent yapmaya çalışmıyoruz, doğasını koruyoruz, ondan kaynaklanan ve var olan şeye saygı duyuyoruz.

Daha sonra farklı şekillerde kafa yorup, geliştireceğiz.

Son olarak işin bir de fiili tarafını hatırlatıp, yazımızı bitirelim.

Küresel bir kuraklıkla karşı karşıya kaldığımız şu günlerde, lokal ve uluslararası planda herkese düşen bir takım sorumluluklar vardır. Atmosferimizi korumak ve doğal araçları kullanmak aciliyet arz etmektedir. Orta Anadolu zaten çölleşme karakteri taşımaktaydı. Oysa bugün çöl olacağını konuşuyoruz. Tahıl ambarı Konya’yı kaybedeceğimiz söyleniyor. İşte bu yazının başından beri işaret etmek istediği şeylerden bir tanesi de bu. Türkiye, tarımı yok ediyor; üstelik bunu göz göre göre yapıyor, kuraklık ise milenyumun sorumluları kurtarmak üzere tutunduğu bahane oluyor.

Bir sonraki dönemde su ve yiyecek sorunu baş gösterecektir. İşte, 2001 krizinin yapamadığı şeyi, o gün yaşayacağız. Kıtlık sadece ülkemizin değil, dünyanın sorunlarından; Afrika’da bugün açlıktan ölen insanlar var. Yani, kırsala yatırım yapmak fiili bir zorunluluk olacaktır.

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com 


[1] Burada kullandığımız “Asyalı” kavramı üretim biçimini ifade etmektedir. Daha çok aydınımız için kompleks şeklinde kendisini gösteren “Avrupalı olamamak” anlamına gelmemektedir.

 Bu yazı www.indigodergisi.com ‘da yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s