Kadın; ne kadar yakın olursan, düşüncesi senden o kadar uzaklaşır!


Yıl 1851, 30 yaşında bir yazarsın… Fransız Devrimi’nin üzerinden 62 yıl geçmiş ve eline kâğıt kalemi alıp Emma Bovary isimli bir karakter yaratarak, onun iniş çıkışlarla dolu “kadınlık” ruh hallerini anlatan, daha önce belki de hiç denenmemiş bir tarzda mor renk ağırlığı olan, feminen bir roman yazmaya karar veriyorsun.

Neden?

Bir eser okurken, onun estetik bütünlüğüne dair bir şeyler düşünüyorsunuz ister istemez, ancak benim ilk sorduğum soru bu oluyor genellikle; Gustave Flaubert niçin böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydu ya da ona bu romana yazdıran iç çelişkileri nelerdi.

Biliyoruz ki birçok kitap eleştirmenine göre Madam Bovary aslında Flaubert’ti. Yazar kendisini anlatmıştı?

Öyle miydi?

Bunun en doğru cevabını eleştirmenler değil, yazarlar verir. Yazarlar ile eleştirmenler aslında başka âlemlerden ilham alıp, birbiriyle ilişkisi olmayan dünyalarda yaşarlar.

Kendinizin de bir yazar olup olmadığını anlamınızın en iyi yolu da işte budur. Bir yazarsanız yazarların yaşadığı veya ilham aldığı o dünyanın neresi olduğunu bilirsiniz.

Bir yazarın en büyük talihsizliği yaşadığı dönemde gereken önem ve değerinin verilmemiş, anlaşılmamış olmasıdır. Yazar öldükten çok sonra yazdıkları edebiyat çevrelerince giderek kült hale getirilir. Artık anlaşılmıştır.

Bu tür yazarların ortak kaderi yaşadığı dönemden çok sonralardaki insanı sorguluyor, kendisine dert ediniyor olmasıdır. Yarattığı kahramanların da yaşadığı iç çelişkilerinin bütün zamanlara yayılıyor olması da eserin evrensel bir değere ulaşmasını sağlar.

Madam Bovary’nin 1850’li yıllarda mı yoksa 2000’lerde mi yaşadığını sormak bu nedenle garipsenecek bir sonuç değildir. Dönemin Fransa’sında kitabın kovuşturulmaya uğratılarak hakkında dava açılma sebebi de “bizim toplumumuzda böyle kadınlar var mı, yoksa yazar tarafından özellikle mi böylesi bir model kadın yaratılmak isteniyor?” kaygısından beslenmiş olabilir.

“Bunlar birer kral gibi cömertti, gayet yüksek ihtirasları vardı. Coşup çeşit çeşit garip rüyalara kapılırlardı. Bunların hayatı ötekilerden üstün, yerle gök arasında, fırtınalar içinde geçen ulvi bir şeydi. Dünyanın bu hayata karışmayan bölümüne gelince o, Emma’nın nazarında kaybolmuştu, belirli bir yeri, hatta varlığı yoktu. Zaten eşya kendine ne kadar yakın olursa, düşüncesi onlardan o kadar uzaklaşırdı. Asıl etrafını çeviren şeyler, iç sıkan köy, budala orta halli insanlar, bütün bu bayağı hayat Emma’nın nazarında, içine kendisinin de nasılsa düştüğü ayrı bir âlemdi; onun dışında ise, gözün alabildiğince uzayan mutluluklar ve sevgiler diyarı vardı. İçindeki arzuya kapılıp ziynet ve ihtişamın verdiği maddi zevkle gönül neşelerini, itiyatlardaki zarafetle his inceliklerini birbirine karıştırıyordu.

Hint bitkileri gibi aşk için de hazırlanmış bir toprak, özel ısı gerekli miydi? Ay ışığında iç çekmeleri, uzun uzun kucaklaşıp öpüşmeleri, bırakılıveren ellere akan gözyaşlarını, vücudu kavrayan ateşleri, şefkatin verdiği rehavetleri; içlerinde özgür yaşam sürülen büyük şatoların balkonundan, perdeleri ipek, halısına ayak gömülen salonlardan, içi dolu çiçeklerden, yüksek kerevetler üzerine kurulmuş karyolalardan, elmas parıltılarından, kordonlu formalar giymiş uşaklardan ayırmaya imkân yoktu.”

Gustave Flaubert, içinde bulunduğumuz çağda yaşamış olsaydı muhtemelen Madam Bovary’den bir seri çıkaracak kadar bol malzemeye sahip olurdu.

Flaubert, 19. Yüzyılın ikinci yarsında sanayi devriminin hızla yol aldığı bir dönemde giderek daha fazla toplum hayatının içinde yer almaya başlayan, geleneksel ile yeni olan arasına sıkışıp kalmış kadının iç çelişkilerini göstermek için Madam Bovary’i kaleme almış olmalıdır.

Kendisinden 7 yaş küçük olan Tolstoy’un Anna Karenina isimli romanı yazmasının bir tesadüf olduğunu düşünemeyiz.

Emile Zola’nın Bir Aşk Sayfası ve Nana isimli eserleri, Madam Bovary’den sonradır, mutlaka Flaubert’in etkisi altındadır ancak bunlar yazarların hayatlarına çıkan kadınların etkisi olmaksızın tamamen yoktan var olmuş kahramanlar değildir.

Hepsinin nefes alıp veren ve yaşamış canlılar olduğuna şüphe duymamız için bir sebep yoktur.

Kadın ve erkek ile onların bitmek bilmeyen tutku dolu aşk öyküleri olduğu sürece bu güçlü kahramanlar çıkmaya devam edecektir.

Kuşkusuz benim için de Bir Aşk Sayfası’ından sonra Madam Bovary’i tercihim de bir tesadüf değildi.

Kadını anlamak ve onunla ilgili yeni eserler ortaya çıkarmak için tanımak, derinliklerine doğru inmek gerekiyor.

Emma Bovary, babasıyla birlikte köyde yaşayan ancak okuduğu romanlar yoluyla modern yaşam ve ilişkilerle tanışmış bir genç kadınken, onu içinde bulunduğu hayattan tutup kurtaracak ve istediği hayatla bağlantı kurmasını sağlayacak Doktor Charles Bovary ile evlenir.

Emma’nın 1850’li yıllarda okuduğu romanların karşılığı günümüzün televizyon dizileri, filmleri, renkli göz alıcı dergileri ve yine kitaplarıdır.

Charles Bovary, asla Emma’nın kafasında kurduğu dünyaya uygun bir kişi değildir. Tek bir görevi olabilir, köy hayatının basit ve tek düze monotonluğundan çıkışın kapısıdır.

Evet, Emma’yı yaratan bir yazardır ancak eserlerin gücü hayattaki karşılığının olmasıdır.

Emma’nın Charles’ı seçişi bilinçli bir tercih midir yoksa şartlar böyle bir seçenek mi sunmuştur?

Biliyoruz ki kadınlar hala günümüzde de bu ve benzer şekillerde yeni bir hayat için kendilerine eş seçiyorlar. Erkeklerin seçimlerinin çok daha farklı olduğunu biliyorum, bunu ayrı bir konu olarak daha sonra inceleriz. Ancak kadınlar en başından itibaren bir hayale bağlı olarak yaşıyorlar. Bu hayaller aslında ulaşılması imkânsız plan ve projelerdir.

Kadınları hayallere, başka hayatlara yönelten şeyler onların içinde bulundukları seçeneksizlik, açmazlıklardır aynı zamanda.

Ulaşılabilir hayaller kuran ve bunları kendi iradeleriyle gerçekleştiren kadınlardan söz etmiyorum.

Kadınları bu seçeneksizlik ve açmazlara iten şey erkek egemen toplumun kendisidir aynı zamanda.

Ancak kadının bu seçeneksizlik ve açmazları yine onu yaratan erkek unsuruyla aşmak istemesi onun en büyük çelişkisi veya kısır döngüsüdür de.

Bir kadının hayalindeki dünyanın karşılığı olan erkeğin de yaşayıp yaşamadığına emin değilim.

Modern ve göz alıcı hayatların ne anlama geldiğinin de iyi düşünülüp, anlaşılmadığına da inanıyorum.

Kadınlar etrafında dönüp duran bir sürü “öküz ruhlu” erkeğin arasında kendisini bu duygusuz dünyadan kurtaracak erkeği arayıp dururken ruhsal anlamda hem mutsuzlaşırlar hem de yine kendilerine daha büyük hayal kırıklıkları yaşatacak ilişkilerin içine girerler.

Emma’yı gerçekte Charles kadar hiç kimse budalalık derecesindeki saflıkla sevmemiştir. Ancak Flaubert bunu olağanüstü derecede güzel bir cümleyle açıklıyor.

“Zaten eşya kendine ne kadar yakın olursa, düşüncesi onlardan o kadar uzaklaşırdı.”

Kadınlar kendilerini bu çelişkiden nasıl sıyırıp, kurtaracaklar?

Bunun cevabını bir romanın içinde çok daha detaylı olarak vermeye çalışacağım.

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s