İstanbul Siluetine yerleştirilmeye çalışılan; Dubaili Kuleler


Konu İstanbul olunca, ister istemez duyarlılık gösteriyorum. Bir taraftan yaşadığım, diğer taraftan bütün köklerimin bulunduğu yer burası. İstanbulsuz yaşamayı hiç düşünmedim. Onunla birlikte büyürken değişimine, farklılaşmasına, kalabalıklaşmasına, kabalaşmasına şahit oldum. Üzüldüm, kırıldım.

Bu yazı küçük bir isyan girişimi.

Kent kültürünün en önemli unsurlarından bir tanesi olan yaşadığın şehirle birlikte hareket etme ve onunla bütünleşme bilinci, modern Türkiyemiz’de maalesef bir türlü gelişemedi. Oysa sanayileşmiş ülkeler gelişimlerine paralel olarak bir yere ait olma duygusunun yerleşmesi için de gayret göstermişlerdir. Hani, çok meşhur Fransız Devrimi sonrasında uyanan milliyetçilik akımının etkisiyle imparatorluğumuzu kaybetmiştik ya?

Demokratik Burjuva Devriminin en önemli hareketi, globalizm öncesinde, bir ulus yaratmaktır. Bir yurt ve ona bağlı yurttaş doğar böylece.

Kent dediğimiz şeyin gelişimi çok eskidir. Kalkıp onu Fransız Devriminden başlatırsak, tarihten bihaber yaşıyoruz anlamı çıkar. Hele ülkesinin içinde bir Efes Kenti bulunan kişi için…

Elbette kentler değişim deviniminde olan yerlerdir. Üretim ilişkilerinin diyalektiği içinde gelişirler, büyürler. Modern dünyamız bu şehirlerin; Sanayi Devrimi “kentlerin soyluları” olarak anılan burjuva sınıfının, ürünüdür. Sözünü ettiğimiz devrimler öncesinde, sırasında ve sonrasında demografik hareketler yaşanmıştır. Tükenmekte olan feodal yaşamın unsurları, kırsalı terk ederek, kentlere göçmeye, işçileşmeye başlamıştır. Bu tarihin detaylarına bu yazının içinde giremeyiz. Kestirmeden sonuca varıyoruz.

Bugün ortaya çıkan modern ve post-modern kentler yukarıda çok kısaca özetlemeye gayret ettiğim tarihin sonucu ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte her sonucu bu devrimlere bağlayamayız. Burjuva Devrimleri öncesinde de kent ve onun bir kültürü vardı.

İstanbul’a dönersek, Osmanlı Döneminde kent bir anlamda Hanedan’a aitti. Fetih sonrasında sadece kent değil koca bir Roma İmparatorluğu’nun mirası devralınmıştı. Günümüzde çoğu müze olan tüm yapıların bize atalarımızdan kalan miras olduğu gerçeği ile hareket ediyoruz. Bizden öncekiler güzelleştirmek için, daha önemlisi de gücünü, hükümranlığını gösterebilmek için bu şehrin önemli noktalarına mimari harikalar kondurmuştur. İstanbul’un modern zaman öncesindeki siluetini gözlerimiz kapayarak hatırlamaya çalışalım.

İstanbul denilince akla ilk gelenler, Sarayburnu’ndan itibaren, Topkapı Sarayı, arkasında Ayasofya ve Sultanahmet Camileri ile birlikte, Beyazıt Kulesi, Yeni Cami, Galata Köprüsü ve Kulesi, biraz daha uzakta kalan Ruhban Okulu, Tophane, Dolmabahçe Cami, Saat Kulesi ve Sarayı; Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı, Ortaköy Cami, Küçük Su Kasrı, Beylerbeyi Sarayı, Üsküdar; Kız Kulesi, Selimiye Kışlası, benim de bir zamanlar içinde okuduğum eski Haydarpaşa Lisesi, yeni Marmara Üniversitesi yapıları…

Her biri ayrı ayrı düşünülmüş, konumuna göre şehirle birlikte hareket ederek biçimlenmiş gösterişli yapılar.

Sadece bunlar değil elbette.

Çocukluğumda kalan, sokaklarımızdaki ahşap evlerinin görüntüsünü anımsıyorum. Bayramın birinci günü annemlere gitmiştim; bir ara dışarıda ciseleyen yağmuru izlemek için perdeyi sıyırıp, dışarı baktım. Sonra o evler birer birer canlandı. Tam o sırada yağmurun kesildiğini, göremediğim bir yerlerde güneşin ortaya çıktığını ve tam karşımda da güzel bir gökkuşağının belirdiğini fark ettim. Heyecanla evdekilere haber verdim. Çok güçlü renkler yoktu gökyüzünde; hatta sanki bir belirip, kayboluyordu. Sanki, sokağa bakarken hayallerimin gelip, gitmesi gibi.

Bu sokaktaki evlerin hiç biri diğerine benzemezdi. En önemli özelliğiydi buydu belki. Evlerin kişilikleri vardı ve onun içinde yaşayan aileyle (insanlarla) özdeşleşirdi. Muhtemelen bugünkü anlamda mimar vasfı olmayan, en fazla kalfa düzeyindeki ustalar tarafından yapılmıştı herbiri. Nasıl bu kadar emin olabiliyorum, çünkü dedelerimden bir tanesi kalfaydı ve çocukluğunda onun yaptığı evleri gösterirlerdi bana. Ben de her geçişimde heyecanlanırdım, o evleri göreceğim diye.

Oysa bugün yaşadığımız sokağa bakarken başka bir şey görünüyordu. Herbiri birbirine benzeyen, tek farkı dış cephe renkleri ve balkonlarının boyutları olan soğuk, çirkin evler.

İstanbul yaklaşık elli yıldır gelişen ve büyüyen sanayinin işgali altında. Bir taraftan, artan işgücü nedeniyle plansız ve programsızca köylerinden çağırılan insanların yarattığı gecekondu mahalleleri, diğer taraftan endüstrinin kendisi, son dönemde de onun sonucu doğan, plazaları ve gökdelenleri. Bu sadece İstanbul mu, İzmir ya da Mersin aynı durumda değil mi? Evet öyle ama biz bu yazımızda yazarının şehrini konu ediniyoruz.

İstanbul görülmemiş bir zulüm çekiyor. İsyan ediyor. Bunu da son on beş yıldır, kirliliği, havasızlığı, kalabalıklığı, trafiği ile çok net olarak ortaya koyuyor. Bir çok kişi için artık yaşanılması olanaksız bir yer İstanbul. Hâlâ göze görünmeyecek boyutlarda olsa da bir tersine göç söz konusu.

Arife günü bir arkadaşımla Boğaz Köprüsünden karşıya geçiyoruz. Bir başka arkadaşıyla arasında geçen küçük sohbeti bana aktarmasının ürünü bu yazı. Şimdilerde mesleğini yapamayan (kendisi de mimardır) diğer kişinin sözleri kafamda şimşeklerin çakmasına sebebiyet verdi.

O’na göre İstanbul’a bir eser bırakmak, imza atmak bir mimar için hayatının en önemli başarısı olmalıydı.

Diyor ki, “Ne parası kardeşim, sen iki bin yıllık bir kentte mimarlık yapmakla zaten onurlandırılıyorsun. Bir mimar için İstanbul’a bina yapmak öncelikle onur, sonra da büyük bir sorumluluk. Bana böyle bir teklif gelse, karın tokluğuna çalışırım.” 

Çok önemli bir tesbit bu.

Bir şehri güzelleştirmenin yolu mimari dizayndan geçer. Arabayı kullanan ve bana diğer kişinin cümlelerini aktaran arkadaşım, günümüzde yeniden imar edilen Berlin’le ilgili bilgiler verdi. Duvarın yıkımıyla tekrar birleştirilen Almanya dünyanın en önemli şehirlerinden bir tanesi olan Berlin’in baştan inşası ve eskinin tüm çirkinliklerini ortadan kaldırmak için master plan hazırlamış. Bu şehirde çalışmasına izin verilecek (sadece) elli mimar belirlenmiş. Her türlü proje bu elli kişinin kaleminden çıkacak ve Berlin ihtişamlı günlerine geri dönecekmiş. Vizyonuna çok güvendiğim arkadaşımın aktarması sadece bilgi düzeyinde değil. Gidip görmüş. Binaların farklı dizaynları hemen göze çarpıyormuş.

Türkiyemiz yaklaşık yüzyıldır modern dünya ile entegre olma derdinde. Bu anlamda akli melekelerini çok fazla kullanmadan girişimlerde bulunmakta, “hele bir başlayalım, gerisi gelir” mantığı içinde, benzerlerini modern ülkelerde gördüğümüz her türlü yapıyı buralara taşıma gayreti içindedir. Sonuçlarını yıllarca gördük, yaşadık.

Haliç kıyısını bir sürü fabrika ile donatıp, atıklarının denize boşaltmasına göz yumup, sonunda da kirletip, artık bütün İstanbul’un tahammül edemeyeceği bir koku ile karşılaştıktan sonra aklımız başımıza gelmiş, radikal bir hamle ile oradaki tüm işletmeleri kapatmamış mıydık? Biz değil miydik, Surların hemen dışına deri fabrikaları kuran?

Bütün bunların sebeplerini biliyoruz artık. Plansız büyümenin, sonrasını düşünmeden gelişmenin sonuçları. Peki aynı hataları tekrar etmenin mantığı nedir?

İstanbul tarihin her döneminde göz alıcı bir merkez olmuştur. Değerlidir. Yüzyıllar sonra da aynı değerliliğini korumayı sürdürecektir. Kentimizin en kıymetli arsalarından birine bugünlerde bir gökdelen kondurulmak istenmektedir.

Gökdelenlerle ilgili olarak söylenmesi gereken bir çok şey var. Ama buraya sığmaz. Kimi görüşler gökdelenlere karşı.; kimi yapılmasından yana. Ben kendi görüşümü çok kısaca özetlemek istiyorum.

Gökdelen daha çok sanayi devrimlerinin ürünü ve yeni kurulmuş olan kentlere ait bir mimari yapıdır. Bunun en güzel örneği de New York’tur. Güneydoğu Asya ve Doğu Asya’daki gelişen metropol kentleridir. İstanbul, Prag, Budapeşte, Paris, Roma insanlığın miras kentleridir. Bir anlamda ortak koruma kalkanı altındadır. Siz bu kentlere istediğiniz şekilde, gelişi güzel mimari yapı konduramazsınız. İnşaat yapamazsınız. Bence gökdelen hiç koyamazsınız. İstanbul’un tüm güzelliğini bozmuştur böylesi yapılar. Başta çirkindirler, mimari faciadırlar. Önemi kısmının çok kısa süreler içinde yıkılıp yeniden yapılacaklarını düşünüyorum.

Elbette eskiden var olan şehirlere de gökdelen yapabilirsiniz. Fakat bunun da kent planlaması içinde yeri vardır. Siz, İstanbul’a dış sermayeyi çağırma adına, tam da merkezine böylesi yapı yapma iznini verirken çok düşünmeniz gerekir. Mutlaka İstanbul gibi büyük bir alana yaylımış bir metropolde bunu yapacak bir yer bulunur. Bu olayın bir boyutu. Diğer boyutu ise, yapacağınız binanın mimari projesi. İstanbul’la olan uyumu.

Osmanlı döneminde de padişahlar son dönemde batılı tarzda saraylarda yaşamak istemişler, ona uygun da saraylar inşa ettirmişlerdir. Dolmabahçe onlardan bir tanesi ve belki de en gösterişli ve güzel olanıdır. Bugün iftaharla ve gururla cümle aleme göstererek ve sonradan gelecek kuşakların hiç rahatsızlık duymayacağı mimari yapılara bir örnektir. Bu kentin bizden önceki sahiplerinin ona gösterdikleri duyarlılığın ve vefanın göstergesidir.

Dünyanın bilmem kaçıncı yüksek kulesi olmaya aday ve biraz da burularak yükselen müstakbel gökdelenin gürültüsü patırtısı çok olacağa benziyor. Geçtiğimiz günlerde bu yapının gerçekte ciddi bir mimari projesi olmadığı ortaya çıktı. Mimari dizaynını cebimize koyduk diyelim; statiğinin yerleştirilmesindeki güçlük, diğer taraftan inşaat yapım tekniğinin tam oturmamış oluşu bile başlı başına plansızlık unsurlarını bize işaret etmektedir.

Oysa İstanbul, bu davranıştan daha fazlasını hak ediyor. Evet, yıllar önce belki bu kadar bilinçli değildik; ya da çok kısa sürede almamız gereken bir yol vardı. Detayla uğraşacak zamanımız yoktu. Olan oldu; üstelik onu düzeltmeye çalışırken, bir de ortaya böylesi bir sorun atmak, satrançtaki ifadesiyle çift soru işaretidir?? Anlaşılmazdır.

Açıkçası demokrasi anlayışı, kentli sorumluluğuyla da çelişmektedir. Ben İstanbullu olarak, kentime yapılması düşünülen bir yapıda söz hakkım olsun istiyorum. Bunun anlamı elbette mikrofonu bana doğru uzatıp, “Gökdelen yapmak istiyoruz, sizin görüşünüz nedir, bey’fendi?” sorusuna cevap vermek, demek değil. Uygar ülkelerde olduğu gibi, bir tartışma, müzakere ve uzlaşma zemini üzerinde bulunmak.

Ekonomik kaygılar, kazanç dürtüsü; her şey demek olmamalı. Gelişimin önünde, sadece muhalif güç olarak karşı durmaktan söz etmiyorum. Bütün bunlar, eşyanın doğasına aykırı düşüyor. İstanbul, çok büyük bir metropol; dünyanın en büyük iki imparatorluğuna başkentlik yapmış; mirası da bize kalmış. Benzersiz konumu ve coğrafi özellikleriyle de, aslında evrensel bir değeri var. Boğazın her iki tarafına yapılacak her binanın, kulenin, radyo / televizyon alıcı ve yansıtıcılarının, özelliği, kalıcı bir formu, değeri olmalıdır. Son dönemde İstanbul’a yapılmış yapıların içinde, işaret edip gösterebileceğimiz, bu formalara uygun bina bulmakta olağanüstü zorlanıyorken, fiili durumun zorunluluklarını bir tarafa koyup, şimdi yapacaklarımıza çok ama çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Biz dikkat edeceğiz, mimar çok daha fazla sorumluluk sahibi olarak daha fazla dikkat edecek. Yıllar sonra gelip geçenlerin bu ne biçim bir yapı, mimarı kimmiş demeyecekleri eserler üretmek, bir taraftan profesyonellikleri diğer taraftan da tarihsel misyonları gereğidir.

Bu yazı İndigo Dergisi’nin Aralık 2005 sayısında yayınlanmıştır…

http://arsiv.indigodergisi.com/arsiv/dubaili_kuleler_03.htm

İstanbul Siluetine yerleştirilmeye çalışılan; Dubaili Kuleler” üzerine bir yorum

  1. Geri bildirim: Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye; EĞİTİM « Uzay Gökerman

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s