Gelecek için hâlâ bir “Germinal” var mı?


“Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara insan ordusu boy atıyordu.”

13 Mayıs gecesi Soma’da henüz kaç kişiyi etkilediği tam olarak tespit edilememiş bir maden kazası olmuştu.

Açıkçası çocukluğumuzda sıklıkla Zonguldak ve çevresinden belirle periyotlarla gelen bu tür haberler Türkiye’nin tuhaf ve alışıldık bir parçası gibiydi.

Göçük altında kalan, grizu patlamalarıyla can veren madencilerin öyküsü bir anlamda ülkemizin alnına yazılmış kaderiydi.

Oysa 14 Mayıs sabahı Soma realtiesiyle yüzleşeceğimiz gerçek o kadar ağırdı ki bütün Türkiye bir anda taşıması zor derin yasa bürünecektir.

İşte o günlerde dev bir klasik edebiyat eserini hâlâ okumamış olmanın verdiği eksikliğini de duydum.

Emile Zola’nın “Germinal” (tohum, tomurcuk, filiz; belki umut) isimli romanı 19. yüzyıl Fransa’sında yaşanmış olan maden işçilerinin dramdan da öte trajik hayat öyküsünü anlatıyordu ve neredeyse yarım asra dayanmış ömrümde bu kitabı okumak için sıra bir türlü gelememişti.

Son on yılda belirli bir düzende daha sık klasik eserler okumaya başlamıştım; ancak Rus yazarlardan Fransızlara ulaşamıyordum.

Turgenyev, Dostoyevski ve Tolstoy bu sürecin en önde duran Rus yazarları oldular.

Kuşkusuz bir de çağımızın gerçekleri ve gereklilikleri vardı.

19. yüzyıl her anlamda geride bıraktığımız ve içinde yaşadığımızdan farklılıklar gösteren bir zamandır ve o asra ait eserler de kuşkusuz bunun etkilerini ve izlerini taşıması kadar doğal bir şey olamaz.

Benim içinde büyüdüğüm 20. yüzyılın son çeyreği tamamen bireyin ön plana çıktığı, onun hayatla yüzleşmelerine, varoluş mücadelesi vermesine ilişkindi.

Toplumu 19. Yüzyılda bir bütün halinde görüyorken, çağımızda onun da parçalara ayrıldığını gördük.

Kadın hareketi, siyahların mücadelesi, LGBT bir çırpıda aklımıza gelenlerdir.

1991’de Sovyetler Birliği’nin sosyalizmin yenilgisini kabul ederek, kapitalizme dönüş yapmasıyla “toplumsal gerçeklik” tamamen ortadan kalktı.

İşte tam bu zaman diliminde bizim nesil de üniversitelerde bireyselliğimizi, kişiliğimizi savunuyor, kimliğimizi ortaya çıkarabilmenin mücadelesini veriyorduk.

“Ben” çok güçlü bir ego olarak devreye girmişti.

Elimizdeki eser Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar‘ıydı.

Yaşıtımız veya çağımıza dair olan bütün yazarlar da bu gerçeklikle bağlantılı eserler yazıyordu ki normal olan sonuç buydu.

Köy hayatını anlatan kırsal romanlar, yerini gecekonduların olduğu kent eserlerine doğru dönüşüm geçirecektir.

Şehirde birey yaşamaktadır.

Kentsoyluların öyküsü vardır.

Bugün çok daha güçlü ve etkili bireyci yaklaşım kendisini hissettiriyor.

Birey ile toplum arasındaki uçurum, çelişki giderek büyüyor. Kalabalıklar çoğaldıkça sanki toplum bireye, birey topluma daha da yabancılaşıyor. Öyle olunca toplumsala dair olan sorunlar yerine hepimiz birey varoluşumuzla ilgili çözümsüzlüklere, çelişkilere odaklanıyor, onu büyütüyor ve detaylandırıyoruz.

Kadın-erkeğe dair ilişkilerin çözümlemeleri neredeyse bütün edebiyat eserlerinin merkezine oturuyor ancak yine de sorunlara çareler üretilemiyor.

Kadının toplumda erkeğin karşısına çıkarak başka bir mücadele vermesi toplumsal olanın niteliğini de etkiliyor veya belirliyor.

İnsanların arasındaki her türlü toplumsal bağın koparılarak atomize hale gelmesi aslında kurulu düzenin de istediği bir sonuçtur.

İnsanların arasındaki beraberlik, birlik duygusu ne kadar zayıflar, gevşerse o zaman onları yönetmek, yönlendirmek, etkilemek daha çok kolaylaşacaktır.

Tarih, o görkemli toplumsal mücadele geçmişinin bilgisi unutulursa bugün sorunlarla nasıl baş edilebileceğinin pratiği için de büyük bir belirsizlik oluşacaktır. Mükerrerler artacaktır.

İşçi sınıfının bütün kazanımları o trajik mücadelenin içinde gizlenmeye, unutturulmaya çalışılmaktadır.

Hafıza sıfırlanmak istendiğinden bugün çok daha ağır şartlar çalışanların sırtına yüklenmeye başlanmıştır.

 

İşte Germinal işçi sınıfının Avrupa’da bilinçlenme ve harekete geçerek mücadelesinin çok küçük bir kesitini sunuyor bize.

“İnsanlar sabahın sisinde o karanlık yollar boyunca kesimevine götürülen koyunlar gibi, başları önde, ayaklarını sürüye sürüye akıp gidiyorlardı, incecik giysiler içinde titreşiyor, ellerini koltuklarının altına kıstırıp kalçalarını kıvıra kıvıra, omuzlarını büzerek, yürüyor, gömlekle ceket arasına sıkıştırılmış azıklar sırtlarını kamburlaştırıyordu. Ve toplu halde, çevrelerine bakmadan, gülümsemeden, konuşmadan madene dönen bu karaltıların dişlerini sıktıkları, yüreklerinin kinle dolu olduğu, sırf karınlarını doyurmak için boyun eğdikleri seziliyordu.”

Daha önce hiçbir edebiyat eserinde insanların yaşadığı açlığı hiç bu kadar derinden içimde hissetmemiştim. Hatta açlıktan ölen insana rastlamamıştım. İnsanların günlerce hiçbir şey yemeden yaşamaları, hatta kemerlerini, elbiselerini kemirerek yaşama tutunmalarının tasviri vermek istediği güçlü etkinin de önüne geçiyor. Belki Zola’nın yaşadığı dönem için değil, zamanımızda bu çok daha hissedilir oluyor.

Kitap, işçi sınıfının açlığı, sefaleti yaşayarak ve başka bir çaresi kalmadığı için mücadele bilinci kazandığını bütün çıplaklığıyla ortaya sermesi bakımından çok başarılı. Bu mücadelenin hiçbir kuramı, teorisi yoktu. Kendiliğinden ve tamamen de deneyseldi.

 

Romanın en önemli kadın kahramanlarından, acıyı kocasını ve çocuklarını kaybederek en şiddetli yaşayanMaheude’nin haykırışında bunun izlerini görüyoruz.

“Ah, ulu Tanrım, olacak iş mi bu? Bütün o iğrenç işler başlamadan önce her şey iyi kötü yürüyordu işte. Gerçi kuru ekmek yiyorduk, ama bir aradaydık hiç değilse. Be hey Tanrım, ne yaptık da kimimizi kara toprağa soktun, kimimizi de canlarımızdan bezdirdin? Gerçi doğru, dolap beygiri gibi durmadan çalışan bizdik, kârlar üleştirilirken okka altına gitmek, dünya nimetlerini tadamadan sürekli zenginlerin kesesini şişirmek, umutsuz kalmak gerçekten haksızlıktı. İnsanoğlu umudunu yitirdi mi, yaşamanın da tadı kalmıyor çünkü. Evet, bu düzen böyle süremezdi, azıcık soluk almalıydık. Ama böyle olacağını bilseydik! Hak, adalet isterken, daha korkunç hallere düşmek olacak iş mi ulu Tanrım!”

Öyle olduğu için de çok daha bilinçli ve bilgili kahramanlardan Rasseneur’un bu mücadelenin şekli ve seyri üzerinde karşıt veya daha ılımlı fikirleri olduğunu okuyoruz.

Bir başka bilinç sembolü Souvarin ise çok daha köktencidir. Acının boyutu ve şiddeti arttıkça bilincin de zıplamalar göstereceği, belki çok daha kısa sürelerde hedefe ulaşılacağı yönünde fikirleri vardır. Nihilist, aynı zamanda da anarşisttir.

Her toplantıda şiddetin dozunun daha da arttırılmasına yönelik pratik fikirlerini birkaç cümle ile duyarız.

Kitabın sonlarına doğru madende gerçekleştirdiği sabotaj ve sonrasında yaşanan büyük felaket bir anlamda inandığı düşüncelerin yaşamda karşılığının alınması bakımından önemlidir.

Soma’da 301 işçinin ölümünün nasıl bir etki yaratmış olduğu ortadadır. Yine yakın zamanda bir inşaatta yük asansöründe yaşanan toplu ölüm olayları tam da buna karşılık gelmektedir.

Acının boyutu ve şiddeti toplumsal bilincin ve duyarlılığın derecesini artırmıştır. Bu nedenle daha büyük alt üst oluşlar hedeflenen, arzulanan amacın mesafesini kısaltacaktır.

“.başkaldıran işçiyle dalgacı mühendis birbirlerinin boynuna sarıldılar, ta içlerinde yatan insanlığın derin heyecanıyla hıçkıra hıçkıra ağladılar. Anlatılmaz bir hüzündü bu, kuşaklar boyu sürüp giden yoksulluğun, insan yaşamının görebileceği acıların son noktasıydı.”

Kitaptaki bir başka gerçek de bugün bile hâlâ her türlü umutsuzluğun kişilerin dünyalarında yakın gelecekte büyük kalkışmaların olmasına dairdir.

Binlerce yıldır insanlığın bu iyimser beklentisi hiç değişmedi. Bu kimi zaman kurtarıcı bir mesihti, özellikle de 19. yüzyılın sosyalizm teorisiyle birlikte devrime dönüştü.

“Belki kan dökülecek, ama sonunda yepyeni bir toplum çıkacaktı. Yaşlanmış ulusları canlandıracak bu barbarca isteyişte aslında pek yakında patlak verecek gerçek devrime, emekçi halkın devrimine duyulan şaşmaz inanç gizliydi; bu devrim şu anda gökyüzünü kana boyayan güneş gibi yüzyılın son günlerinde bütün dünyayı tutuşturacaktı.”

Germinal’in finalinde madende yüzlerce metre aşağıda yaşanan su baskınına dair anlatılanlarsa ülkemizdeki son maden kazası olan Ermenek’tekini hatırlatıyordu sanki.

Kitabın merkezinde rol alan, Montsue’ye geldiğinde düşüp bayılacak kadar aç olan Etienne’in mücadele içinde yavaş yavaş kitlelerden kopuşu, onlara yabancılaşarak sivrilmesi ve sonrasında onlardan tamamen uzaklaşması bize 19. yüzyılda bireyin gelişini haber veren emarelerdir.

Kafa ve kol emeğinin birbirinden ayrılması, hatta birbirine yabancılaşarak teoride yazılandan çok başka yerlere ulaşmış olması bugünkü toplumsal mücadelenin en büyük açmazlarındandır.

“Saatlerce sap saman yatağından kalkmıyordu. Kendinin olup olmadığını bilmediği bir sürü düşünce dolaşıyordu zihninde. Okudukça bir üstünlük duygusu gelmiş, kişiliğini yüceltme eğilimiyle arkadaşlarından ayrılmıştı.

“Şimdiye dek hiç böyle uzun uzun düşünmemişti, çılgınca ocaktan ocağa koştukları günden sonra içini kaplayan tiksintinin nedenini araştırıyordu; ama bu soruya karşılık vermeye korkuyor, birtakım iğrenç anılar, çevresindeki bayağı açgözlülükler, kaba saba içgüdüler, açık havada silkelenen halı gibi tozu toprağı dört bir yana bulaşan müthiş yoksulluk kokusu midesini bulandırıyordu artık.

“Karanlıkta yaşamanın sıkıntısına karşın, işçi mahallesine döneceği anı düşündükçe hafakanlar basıyordu. Hey ulu Tanrım, ne tiksinç şeydi aynı gerdelde yıkanan, üst üste yaşayan bu sefil yaratıklar! Oturup siyaset üstüne ciddi iki laf edecek adam bulamazsın, çevrende hep o hayvanca yaşayış, insanı boğan o yanık soğan kokusu!

“Görüş alanlarını genişletmek, işbaşına onları geçirmek, kentsoyluların rahatlık ve inceliğine kavuşturmak istiyordu: Ama pek kolay olmayacaktı galiba bu iş!

“Açlıktan kırılan bu cehennem gibi yerde, zafer gününü bekleyecek yürekliliği bulamıyordu artık kendinde.

“Gerek önderleri olma gururu, gerek düşünen tek adam oluşu Etienne’i yavaş yavaş çevresinden koparıyor, tiksindiği kentsoylulardan biri haline getiriyordu.”

Birey, toplumsal mücadelenin içinde sivrilmiş, sonra o küçük adalar kendi içinde gelişimini sürdürerek çok güçlü çekim merkezlerine dönüştüğünden toplum birey için mi, birey toplum için mi paradoksunun üzerine çıkarak bambaşka bir gerçekliğe dönüşmüştür.

Birbirini takip eden zamanlarda yazılmış Martin Eden isimli eserde bunun etkisi çok daha hissedilir bir şekilde Jack London tarafından verilmiştir.

İşte bu güçlü birey merkezlerini işbirliğine sokacak yeni bakış açısı veya dünya görüşü geleceğin düzenini ve sistemini de belirleyecektir.

Kitabın son sözlerini bir kere daha okuyalım o zaman…

“Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara insan ordusu boy atıyordu.”

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com

Gelecek için hâlâ bir “Germinal” var mı?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s